Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Fizik ve Metafizik

delete

Doğaya bakan eski insanlar iki ayrı alem (gerçeklik alanı) görmüşlerdir. Bunlardan biri dünya ve dünyada olan çeşitli değişimler, hareketler ve ilişkilerdir. Diğeri ise gökte gördükleri uzak nesneler ve onların hareketleridir. Böylece ay altı ve ay üstü evreni ayırmak fikri doğmuştur. Çünkü ay altındaki evreni yakından tanıyabiliyor ve bir miktar kontrol da edebiliyorlardı. Oysa ki ay üstü evren (güneş ve yıldızlar) tümüyle insanların kontrolü dışında, erişilmesi mümkün olmayan, uzak bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmekte idi.

Bu iki evreni ayırınca insanlar ay altı evreni inceleyen disipline “fizik”, ay üstü evreni inceleyen disipline de “metafizik” dediler. Metafizik, fizik-ötesi anlamını taşır. Günümüzde metafizik demek fiziksel olmayan, ruhsal alemle ilgili görüşler içeren disiplinler anlaşılmaktadır. Oysa ki metafizik sözü ay-üstü evreni inceleyen disiplin, yani astroloji için kullanılmıştır. Eski dönemde ay üstü evren ruhların evreni sayıldığından bu görüş yerleşmiştir. Çünkü, ölen insanın ruhu, özellikle yöneticilerin ruhu, yok olmadığına inanılıyordu ve göğe yükselip bir yıldız olarak varlığını sürdürdüğü inancı hakimdi. Gök cisimlerinin hareketlerini izleyerek geleceği tahmin etmenin mümkün olduğu inancı da vardı.

Eski insanlarda gök merakı geleceği tahmin etmek, yani bugünkü duruma bakarak yarını bilmek gereksiminden türemiştir. Burçlar ve yıldız falı ile eski Maya takvimi hep bu gereksinimin ürünüdürler. Güneşe de o dönem insanları, bir yaşam kaynağı olarak, kutsal bir varlık olarak, veya daha doğru bir ifade ile kutsal varlığın bir nesnel görüntüsü olarak bakmakta idiler.

Ama durum bugün dahi pek farklı değil. Hala birtakım verilerden hareketle, varsayımlar yürüterek, veya belli kabuller çerçevesinde yorumlar yapıp tahminler yürütüyoruz. Gök cisimleri birer "tanrısal varlık" değiller, ama gerçekten göründükleri gibi "var" olduklarını iddia edebilirmiyiz?

Işık bir noktadan diğerine sabit bir hızla ulaşıyor. Bu hız sonsuz değil. Saniyede 300.000 km. Evet, oldukça yüksek bir hız, ama gene de sonlu. Örneğin, güneşin ışığı bize 8 dakikada ulaşıyor. Bu arada (yani geçen 8 dakikalık süre içinde) güneş yer değiştirse veya tümden yok olsa bizim haberimiz olmayacak. Ancak 8 dakika sonra durumun farkına varacağız.

Ya daha uzak yıldızların ve galaksilerin ışığı? Onların ışığı bize binlerce, hatta milyonlarca yıl sonra ulaşıyor. Bu uzun sürede o yıldız, veya yıldız kümesi ne oldu? Hangi farklı duruma dönüştü? Acaba hala var mı? Yoksa tümden yok mu oldu? Hiç bilmiyoruz.

Kuramlar da bize pek yardımcı olamıyorlar. Varlık ne derece var? İşte bu soru binlerce yıldan beri insanları düşündürmüş. Bir de "varlık" deyince ne anlaşılmalı? Duyu organlarımızla algıladıklarımız gerçekten var olduklarından emin olabilir miyiz?

Duyu organlarımıza ne derece güvenebiliriz? Descartes (17. yüzyılda yaşamış Fransız düşünürü) "Duyularımıza güvenemeyiz. Tek güvencemiz düşüncemizdir. Düşünüyorum, şu halde var'ım" demiş.

Biz de onun yolunda düşünce kervanına katılalım.


Descarttes'ın hatasından Sartre'ın iç görüsüne

canu -- 10.12.2008 - 20:22

"Düşünüyorum, öyleyse varım". Bu aslında şu sorunun cevabıydı: "Mutlak kesinlikle bilebileceğim kesin bir şey var mı?"
Hiç şüphesiz her zaman düşündüğünü anlayarak ve bunu Varlık ile bağdaştırarak, kendini düşünceyle tamamlamıştı. Nihai gerçek yerine aslında egonun kökenini bulmuştu ama bunu bilmiyordu.

Yaklaşık üç asır sonra, bir düşünür Decartes'ın bu sözünde neredeyse diğer herkesin gözünden kaçan bir noktayı yakaladı. Bu kişinin adı Jean- Paul Sartre idi.
Descartes'ın "Düşünüyorum öyleyse varım" sözünü derinden inceleyen Sartre, sonunda kendi sözleriyle şunu anladı: "Ben' diyen bilinçle düşünen bilinç aynı değil".
BUNUNLA NE DEMEK İSTEMİŞTİ?
Eğer düşündüğünüzün farkındaysanız, o farkındalık düşünme sürecinin bir parçası olamaz; dolayısıyla bilincin farklı bir boyutu olması gerekir. Ve 'ben' diyen de o farkındalıktır.İçinizde düşenceden başka bir şey olmasaydı, düşündüğünüzü dahi bilemezdiniz.Rüya gördüğünün farkında olmayan biri gibi olurdunuz. Rüya gören kişinin rüyadaki imgelerle kendini tanımlaması gibi, siz de kendinizi düşüncelerle tanımlardınız. Birçok kişi hala bu şekilde yaşamakta, uyurgezer gibi ortalıkta dolaşmakta, uyuduğunu dahi bilmemekte, sürekli olarak aynı kabus gerçekliği yeniden yaratan zihin yapısının tutsağı olmaktadır. Rüya gördüğünüzü bildiğinizde rüya içinde uyanıksınız demektir. Yani başka bir bilinç boyutu devreye girmiştir.

Sartre'ın içgörüsü muhteşimdir ama keşfettiği şeyin önemini kavrayabilmek için o da kendisini düşünceyle tanımlamaktadır: Yeni bir bilinç boyutunun ortaya çıkışı.

(E. Tolle- Var Olmanın Gücü)


Ontoloji ve Epistemoloji

Bilgisev -- 11.12.2008 - 08:06

Varlık hakkında eskiden beri birçok düşünce üretilmiştir. Felsefenin temel konularından biri olan “varlık” konusu hakkında konuşmak demek varlık bilimi yapmak demektir ki bu bilime “Ontoloji” denir. Ontoloji bilimi bizim düşünsel üretimimiz olmayan alanla ilgilenir. Bizim düşünsel üretimimizle ilgilenen bilime ise “Epistemoloji” denir. Yani ontoloji "varlık bilimi" ise epistemoloji "bilgi bilimi"dir. Ancak, hemen belirteyim ki ontoloji ve epistemoloji birbirlerinden bağımsız değildirler. Birbirlerini etkilerler ve dönüştürürler. Yani, insan kendi dışında olanı sadece algılamakla kalmaz, aynı zamanda yorumlar.

Duyularla algılanan ontolojiye ait olsa da bu algılanan, her ne ise, daima bir yorumu da beraberinde getirdiğinden epistemolojiye ait olur. Örneğin, bilim adamları gözlemlerinde uzayda yeni bir tür yıldız ortaya çıkarsalar derhal o yıldızın oluşumu veya nitelikleri ile ilgili yeni modeller üretmeye başlarlar. Gözlenen yıldız ontolojiye ait olsa da onun hakkında üretilen modeller, veya yorumlar epistemolojiye aittir. Bu açıdan baktığımızda "varlık" tek tek nesneler olarak algımızın konusu olması bakımından ontolojiye, onun mahiyeti ve özellikleri hakkında yapılan yorumlar içerdiğinde epistemolojiye aittir. Nesnelerin kaynağı olan varlık alanına “Töz” diyoruz. Töz kavramı insanın düşünce ürünü olduğundan epistemolojik bir kavramdır. Yani, biz tözü bizatihi, nesneleri algıladığımız gibi algılayamıyoruz. Tözün varlığını varsayıyoruz. Olması "gerektiği" sonucuna varıyoruz. Yani TÖZ zorunlu olarak vardır.

Nesneler için asıl kaynak, cevher veya töz ise insanlar için asıl kaynak, RUHtur. Fakat ruhsal alan ile töz alanı farklı iki alan değildir. Bize, insan olarak ruh kavramı töz kavramından daha yakın geliyor. Şu halde töz ile ruh eşdeğer (birbirleri yerine kullanılabilen)kavramlardır.

Ontolojide kalırsak şu soruya ontolojik olarak yanıt verebilir miyiz?: Tözün dışında, yani varlık alanı dışında, töz olmayan farklı bir alan olabilir mi? Vereceğimiz her yanıt varlık alanına ait olacaktır. Çünkü “evet vardır” desek töz dışı bir alanının varlığından söz etmiş oluruz ki o da varlık alanına ait olur. “Hayır, tözün dışında başka alan yoktur” desek, varlık alanını onaylamış oluruz.

Şu halde varlık alanının dışında farklı bir alan yoktur ve varlığın karşıtı da yoktur. Fakat mantıken her kavram, karşıtı ile birlikte bir çift halinde oluşur. Şu halde varlığın karşıtı olması gerekmez mi? Varlığın karşıtından söz etmek demek, onu zorunlu varlık olmaktan çıkarıp, keyfi hale getirmektir. Çünkü tek zorunlu iken iki bir seçim getirir. Bu da o ikili şeyin zorunlu olmasını ortadan kaldırır.


İkili mantığın çıkmazı

Bilgisev -- 11.12.2008 - 10:00

Biraz da epistemolojinin araştırma konularına bakalım. Epistemolojinin 3 tane araştırma konusu vardır. 1. Etik (ahlâk) konusu. 2. Estetik konusu ve 3. Mantık konusu. Her üç konuya ortak bir isim vermek gerekirse “Değerler alanı” diyebiliriz. Etiğin yani ahlâkın temel yargısı iyi-kötü ayırımıdır. Ahlâklı kişiler aynı zamanda iyidir. Ahlâksız kişiler ise kötüdür. Estetik konusunun temel yargısı güzel-çirkin ayırımıdır. Mantık konusunun temel yargısı ise doğru-yanlış ayırımıdır. Her üç yargı ikili mantığa dayanıyor. İyinin karşıtı kötü, güzelin karşıtı çirkin ve doğrunun karşıtı yanlış. Bu karşıtlar ontolojik olarak varlıkları var mıdır? Hayır yoktur. Çünkü doğada iyi ve kötü nesneler yoktur. Bizim onlara verdiğimiz değer sonucu iyi veya kötü olurlar. Keza, doğada güzel-çirkin ayırımı da yoktur. Biz kendi kültürümüz ve şahsi bakış açımızın etkisiyle güzel çirkin ayırımı yaparız. Peki ya doğru-yanlış? Doğada ne doğru vardır ne de yanlış. Doğa vardır ve ne doğrudur ne de yanlış. Doğru yanlış bizim aklımızın ürünü bir yargı çifti olup, yani epistemolojinin temel aletidir. Aletidir diyorum, çünkü ayırımcı rasyonel aklın çalışması için mantığa ihtiyacı vardır ve yorum yapabilmek için, kısaca düşünmek için mantık kullanmak şarttır.

Karşıt kavramları içeren ikili mantığa Aristo mantığı denir. Bir bütünü iki ayrı parçaya ayırmaya kadim Yunan felsefesinde “dikotomi” adı verilmiştir. Bu ayırımda bir parçaya ait olan diğer parçaya ait olamaz. Kavram çiftleri için de durum budur. Bu tür bir ayırım ya karşıt veya tamamlayıcı olabilir ama üst üste, girişim halinde olamaz. Aristo mantığının en temel ilkesi özdeşlik ilkesidir. Bu ilkeye göre bir şey yalnızca kendi olabilir. Yani, A ancak A olabilir ve A’dan başka herhangi bir şey olamaz. Böylece bir bütün parçalara ayrıldığında her parça yalıtık ve bağımsız bir birim olur.

Varlık için durum farklıdır. Varlık bütünsel bir alandır ve bu alanın karşıtı yoktur. Yani, parçalanamaz. Parçalara bölünse de bu bölümler yalıtık ve bağımsız birimler olamaz. Çünkü parçalara yalıtık ve bağımsız birimler olarak bakmak demek, parçalar arası ortak noktaların bulunmadığını ve girişim olmadığını iddia etmek demektir. Oysaki her parça diğer parçalara muhtaçtır ve var olması diğer parçalar sayesinde olur. Diğer parçalar olmasa kendisi de var olamaz.

Hayvanlar birbirleri ve bitkilerle beslenir. Bitkiler havadaki gazla, ışıkla ve yerdeki minarelerle ve suyla beslenir. İnsanlar hepsiyle beslenir. Demek ki fiziksel olarak doğa içi içe ve girişim halindedir. Evren de öyledir. Dünyamız güneşin etrafında döner, güneş Samanyolu gök adasının içindedir. Bu gök adası da daha büyük bir sisteme bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Mikro dünya da aynı durumda sürekli girişim halindedir. Kuantum kuramı göstermiştir ki mikro âlemde madde denilen nesneler hem dalgadırlar hem parçacık. Yani iki zıt özellik aynı nesnede bulunabilmektedir. Bu durum Aristo mantığına ters düşmektedir.

Şu halde ileri sürülen kavram ile onun karşıt kavramının aynı anda doğru olmalarına izin vermek gerekir.Yani bir kavram hem kendi hem karşıtı olabilmelidir. Çünkü doğada, yani ontolojik alanda girişim vardır ve kesin ayırımlar söz konusu değildir. Fakat Aristo mantığında bir kavram hem kendi hem de karşıtı olamaz. Örneğin bir insan hem kısa boylu hem uzun boylu olamaz. Bir önerme hem doğru hem yanlış olamaz. Çünkü bu kabul özdeşlik ilkesine aykırıdır. Demek ki Aristo mantığı doğaya uygun değildir ve dikotomi düşünce tarzı doğal olana uygun değildir. Öyle anlaşılıyor ki ontolojik alan için farklı bir mantığa gerek vardır.


Hem-hem mantığı

Bilgisev -- 12.12.2008 - 05:42

Klasik Yunan düşünürleri doğada gözlem ve deney yapmakla pek ilgilenmezlerdi. Onlar düşüncede ideal bir dünya ve ideal kavramlarla ilgilenirlerdi. Zaten, ideal sözü “idea” dan türer ki düşünce demektir. Demek ki kadim yunan felsefesi doğadan kopuk idealar üzerine kurulu bir felsefe ve mantıktır. 16’cı yüzyıldan itibaren gelişen felsefe ise doğada yapılan deney ve gözlemlerden büyük çapta yararlanmıştır. Aristonun dikotomi mantığı doğanın mantığı ile uyuşmamaktadır. Doğada ayırım değil, birliktelik ve bütünlük vardır. Doğaya uygun yeni bir mantık gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu mantığa “Hem-hem mantığı” diyelim. Modern fizik bilimlerine ve özellikle Kuantum kuramında Hem-hem mantığına uygun düşen önermeler bulunmaktadır. Örneğin belirsizlik ve olasılık ilkeleri hem-hem mantığına uygun ilkelerdir.

Kuantum kuramının belirsizlik ilkesine göre bir elektronun (atom altı parçacığın) uzaydaki yerini kesin olarak bilmek istersek onun momentumu (hızı) hakkında kesin bilgiye ulaşamayız. Yani, atom altı parçacıkların yerini kesinlikle saptamak istersek belli bir anda onun fotoğrafını çekmek zorundayız. Bunun anlamı belli bir anda zamanı durdurmuş olmamızdır. Çekilen fotoğraf hep aynı anı bize gösterdiğinden fotoğraf çekmekle zaman durmuş olur. Nesneleri maddeleştirmek zamanı durdurmak yani varlığı dondurmak ve hareketi yok etmek demektir.

Hareketi yok etmek istemiyorsak nesneleri madde olarak değil dalga olarak tanımlamamız gerekir. Çünkü dalga bir noktada yoğunlaşmış bir nesne olmayıp yaygın bir yapıya sahiptir. Her var olan nesne hareket edebiliyorsa onun dalgasal özelliğinden dolayıdır. Demek ki nesneler hem maddedir hem de dalga. Bu iki kavram ne karşıttır ne de bitişik, fakat birbirlerini tamamlayıcıdırlar. Yani nesnelerde bu iki özellik yan yana değil, üst üstedir. Biri üste çıktığında diğeri altta kalıyor ve kayboluyor. Nesneleri ya dalga veya parçacık olarak algılayabiliyoruz ama her iki özellik aynı deneyde ortaya çıkmıyor.

Kuantum kuramına göre zaman sürekli ve ölçülebilen bir değişken değildir. Sadece süreksiz ve noktasal ‘an’ kavramı mevcuttur. İki an arasındaki süreyi doldurmak ve zamanın akış yönünü saptamak bize düşmektedir. Zaman yönü bize bırakılmış ise zamanın akış yönü geçmişten geleceğe doğru olabileceği gibi, tam aksi yönde gelecekten geçmişe doğru da olabilir. Geçmişten geleceğe doğru tek yönlü akan zaman kavramı yerine, her iki yönde akabilen tersinir zaman anlayışına varmak “Hem-hem mantığını” kabullenmemizi gerektirmektedir.

Ontolojik olan an kavramıdır. Zaman kavramı ise epistemolojiktir. Yani, zaman kavramı bizim beynimizin ve düşüncemizin ürünüdür. Evrende ontolojik zaman peşpeşe dizilen süreksiz anlardan oluşur ama her an bir önceki ve bir sonraki an'a dalgasal olarak bağlıdır. Yani zaman hem süreklidir hem süreksiz. Bu durum ancak hem-hem mantığı ile anlaşılabilir.

Zamanın tersinmez olarak geçmişten geleceğe doğru akmasını nasıl açıklayabiliriz? Bir an önce geçmiş gitmiştir. Zaman kavramı ontolojik değil epistemolojik bir kavramdır. Geçmiş yaşamıyoruz, sadece hatırlıyoruz. Yani, belleğimizden bir imgeyi sanki varmış gibi kabul ediyoruz. Şu andaki durumla biraz önceki durumu yan yana getirdiğimizde zamanın geçmişten geleceğe doğru aktığı sonucuna varıyoruz. Yan yana getirmek dikotomi yapmaktır. Yani, Aristo mantığı ile düşünmektir.

Oysaki hem-hem mantığına göre yan yana getirmek yerine üst üste getirmemiz gerekir. Hem-hem mantığı geçmişi ret etmez. Hem geçmişin hem de şu andaki durumun eşit derecede önemli olduğunu kabul eder. Şu an varsa şu anın gereği yapılırken geçmişle bağların koparılmaması gerekir. İşte, kültür ancak bu şekilde gelişir. Geçmişle bağlar koparıldığında kültür zayıflar ve çöker.

Şu an hem geçmişten hem de gelecekten etkilenir. Her ikisinden etkilenir çünkü zaman dalgasının bir ucu geçmişe diğer ucu geleceğe bağlıdır. Şu an ise dalgayı oluşturan birçok parçacıktan bir tanesidir. Bu durumu göz önüne getirmek için bir tren katarını düşünün. Katar peşpeşe bağlı vagonlardan oluşmuştur. Fakat her vagon kendi başına bir bütündür. Katar dalgayı, vagon ise parçacığı simgeler. Biz birey olarak bir vagonda bulunuruz. Ancak vagonun içini ve dışını görürüz. Katarın kendisini göremeyiz ama onun varlığını kabul ederiz. Vagonun içinde kaldığımız sürece vagon ontolojik, katar epistemolojik birer kavram durumundadırlar.

Şu "varlık" konusuna geri dönecek olursak, varlık ontolojik, yokluk epistemolojik olmaktadır. Çünkü yokluk gözlenemez, ancak düşünülebilir. Hem-hem mantığına göre varlık hem vardır hem yoktur. Benzer şekilde Allah kavramı da hem ontolojik hem epistemolojiktir. Allah kavramına önce tenzih ile yaklaşılır. Allah ona, şuna, buna benzemez. Önce tenzih ederek, yani ret edilerek yokluğa ulaşılır. Bu adım epistemolojiktir. Çünkü tenzih etmek ancak akıl yoluyla olur. Gözlem yoluyla olmaz. Gözlem yoluyla ulaşılan sonuçlar ontolojiktir. Allah önce tenzihle sonra da teşbihle tanımlanır. Önce hiçbir var olana benzemediği söylenir, sonra da onun 99 isminden (Esma-ül Hüsnalardan) söz edilir.


Zaman Kavramı

xenix -- 19.12.2008 - 07:38

"Şu an hem geçmişten hem de gelecekten etkilenir. Her ikisinden etkilenir çünkü zaman dalgasının bir ucu geçmişe diğer ucu geleceğe bağlıdır. Şu an ise dalgayı oluşturan birçok parçacıktan bir tanesidir."

Hocam gelecektende etkilenir demişsiniz ya. Benimde bununla ilgili bir düşüncem var. Bazı şeyler sebepsiz oluşuyor gibi gelir, o zaman bunların sebeplerinin daha sonra ortaya çıkacağını düşünürüm. Yani A olayının sebebi olay olduktan sonra ortaya çıkması. Bu yüzden zamanın tek yönlü olmadığına gelecektende geçmişe doğru bir şekilde aktığına inanıyorum.



xenix


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -