Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Şiir ve Büyü

delete

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa'dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. "Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir." diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman'ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, "yazgı" tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji "gerçek" din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

Birçok açıdan benim düşüncelerimi onaylayan ve hatta geliştiren bir sav bu. Mitolojilere baktığımda onların din kisvesine büründüğünü görüyordum (pek büyük bi buluş sayılmaz, herhalde herkes görüyordur); fakat kabilenin inanca gereksinim duymadığını, zaten onu yaşadığını hiç akıl etmemiştim. Bu şuna benziyor, eğer görüyorsan "ben görüyoruuummm diye sevinip tantana etmezsin; ama körsen görmenin nimetleri üzerine ciltlerce kitap yazsan yeridir :)

Caudwell'in bu konudaki çıkarımları bana oldukça ilginç ve bir o kadar da yakın geldi.

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin "doğru düşünen herhangi biri" olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin "sahte egosu" sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan - bir soyut dünya meydana getirirler.

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

alıntı:
http://agnia.blogcu.com/

Not: Şimdilerde gerçek şair olma potansiyeline sahip kişiler reklam sektörü tarafından angaje ediliyorlar. Bu durumda, son yüzyılın büyücüleri reklam kreatörleridir diyebilir miyiz?

http://agnia.blogcu.com/1060581/


Simülakr nedir?

Bilgisev -- 17.12.2007 - 09:36

Günümüzün tüketici toplumu her türlü ürünün yaygınlaştığı tüketimin çoğaldığı bir pazaryeri gibidir. Toplumda her şey metalaştırılmıştır (nesneleştirilmiştir) ve maneviyattan maddiyata doğru sürekli değişen moda akımları halinde sahte bir gerçeklik yaratılmıştır. Yeni bir "yaşam tarzı" olarak reklamlar ve “simülakr” görüntüler bizi kuşatmıştır.

Simulakr kavramı gerçek ötesi bir gerçeklik anlamını taşır. Yani bizim insan olarak deneyimlediğimiz gerçekliğin farklı bir şekilde algılanmasını sağlar. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için bilgisayar örneğini vereceğim.

Bilgisayar, özellikle 1970li yıllardan itibaren tedricen her eve ve her iş yerine girmiş olan olmazsa olmaz bir alettir. Onunla hem sayısal işlemler daha hızlı ve daha çabuk yapılabilmekte hem de çeşitli bilgilere kısa sürede ulaşılabilmektedir. Yani, günümüzde bilgisayar kitabın ve gazetenin yerini almaktadır. Hızlı bilgi erişimi aynı zamanda hızlı etkileşme ve hızlı ilgi kaybetmeye de yol açmıştır. Günümüzün gençliği her an yeni bir konuya ilgi duymakta ve kısa sürede ilgisini kaybedip yeni bir konu aramaktadır. Bu da derinlemesine yoğunlaşmaya ve uzmanlaşmaya da engel olmaktadır. Üstelik, bilgisayar sayesinde çeşitli elektronik sitelerin sunduğu bilgiler her zaman güvenilir değildirler. Bilgisayar toplum mühendisleri için ideal araçlar olmaktadırlar. Bilgisayar sayesinde geniş halk kitlelerini yönlendirmek ve şartlamak kolaylaşmıştır.

Son yıllarda e-dergiler, e-şirketler ve özellikle e-postalar hayatımızın parçası haline gelmişlerdir. Bilgiye ulaşmak ve kolay alışveriş yapmak bakımından büyük yarar sağlayan bu oluşumlar bize birer simülakr sunmaktadırlar. Artık bilgiye ulaştığımızda bu bilginin kimin tarafından ve hangi amaca yönelik üretildiğini bilmiyoruz. Hatta hangi ülkede üretilmiş olduğunu dahi bilmiyoruz.

E-posta ile konuştuğumuz şahsın gerçek olup olmadığını da bilemiyoruz. Kendisine yakıştırdığı isimden hareketle onun cinsiyetini dahi saptayamıyoruz. Böylece karşımıza sanal bir gerçeklik içinde etkileşen sanal insanların dünyası çıkıyor. Gençler de bu sanal gerçeklik içinde günlerini gün ediyorlar. Artık insanlar yüz yüze konuşmak yerine bilgisayarda “çet” etmeyi tercih ediyorlar. Hatta bilgisayarla ilişkiler kurulup bozulabiliyor da. İnsanlar kendi gerçek isimlerini, karakterlerini ve cinsiyetlerini gizleyerek “mış gibi” yapıyorlar. İşte bu mış-gibi yaşam şekline ve görüntülerine “simülakr” adı veriliyor.


Doğrudur

Agnia -- 17.12.2007 - 11:16

Peki bu simülakr durumu yeni doğacak bir şeyin alıştırmaları olamaz mı?
Doğduğunda kendine bir kimlik edindirilmiş, dünyayı nasıl göreceği öğretilmiş, bir diğer deyiş ile kendi hapisanesine kilitlenmiş insan, bu hapisaneden (kimlik) nasıl çıkacaktır?
Herkes çıkmak gerektiğini söylüyor, tüm filozoflar, mukaddes kitaplar ve yeni çağ bilgeleri ve fakat bunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyor! Aslında bu, simülark dediğiniz yöntemle uygulamaya geçiriliyor. Yeni Programın test aşamaları gibi düşünün bunu.
Gökte olan herşey yerde de olmaktadır. Bildiğiniz mevhumların fiziki ortamda karşılıklarını bulup yakalamalısınız. Neden reklamcılık yaratıcılık konularını gündeme getirmeye başladım? Reklamcı mı olacağım? :)))
Hepimiz de biliyoruz ki;
her objede tüm yaratılış hikayesi bulunur, en ufağından (bir arı ya da resimli çizgi roman gibi) enbüyüğüne (Kuran, incil gibi) bu kural geçerlidir. Herkes o objede görmeye hazır olduklarını görür. Bunun pek çok aşaması var, görüp sevinenler yoğunluklu olarak o objeyi hazmedipte keyfini çıkaranlardır. Görüp kızgınlıkla dolanlar yediği halde hazım zorluğu çekenler. Hiç bir duygu üretmeyip gözüne dahi gelmeyenler ise bence iki guruba ayrılıyorlar, birincisi henüz tek kelimesini anlamıyacak durumda olanlarla, o objeyi hazmedeli zaten çok olmuş olanlar... Tabi bunlar da kendi içinde pek çok katmanlı olarak dizilmişlerdir, bildiğiniz gibi, içe doğru yedinin karekökleri gibi.
Dahiyane bir evrende yaşıyoruz.


Castaneda'nın kitaplarında

peyote -- 16.12.2012 - 15:11

[e:Castaneda]'nın kitaplarında şiir, büyülü bir eylemdir. Ona başka bir gerçekliği öğreten Don Juan, yeri gelir şiirler okur. Burhan Ersan'ın "Yeni Görücüler ve Sanat" yazısında Don Juan'ın sözlerinden derlediği görüşleri işte bence tam da bu başlığa uygun:

"Şiirlerle yaptığım şey onlarla kendi izimi sürmektir. Onlar yoluyla kendime darbe indiriyorum. Sen bana şiir okurken dinler ve içsel konuşmamı keserek içsel sessizliğimin ivme kazanmasını sağlarım. Şiir ve içsel sessizliğin birleşmesi darbeyi indiriyor."

"...O adamın şeylerin özünü gördüğünü hissediyorum , ben de onla beraber görebiliyorum .İlgilendiğim şiirin konusu değil. Yalnızca şairin bana getirdiği duyguyla ilgileniyorum,Onun özlemini ödünç alıyorum ve beraberinde güzelliği de.Ve onun gerçek bir savaşçı gibi kendisine özlemi ayırarak , alıcılar için ,seyirciler için savurganca tükenişine hayret ediyorum. Bu darbe , bu şok edici güzellik, iz sürmektir."

"Düşüncenin kavranmaza doğru parende atması, tinin inişidir, algı engellerimizi kırma eylemidir. İnsan algısının kendi sınırlarına ulaştığı andır. Büyücüler , algı sınırını yükseltmek için kendilerinden önde giden casus gönderme alıştırmaları yaparlar. Bu şiirden hoşlanmamın başka nedeni. Şiirleri öncü koşucular olarak görüyorum. Ancak daha öncede söylediğim gibi şairler, bu öncü koşucuların neler başarabileceğini büyücüler kadar iyi bilmez."


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -