Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Seks Ülkesi

delete

Sezgi, benlik merdiveninin en üst basamağıdır. Bu merdiveni üç bölüme ayırabiliriz. En alttaki ve birincisi, içgüdüdür. İkincisi, yani ortadaki, akıl. En üstteki olan üçüncüsü ise sezgi.

Bu üç kelimenin ortak bir yönü var. Bu çok önemli. Üçü de insanın içinde olan niteliklerdir. Onları öğrenemezsin ve dışardan yardımla onları geliştirmen mümkün değil.

İçgüdü hayvanların dünyasıdır. Her şey içgüdüseldir. Bazen daha başka şeylerin işaretlerini görsen bile bu senin algındır. Örneğin, hayvanlarda sevgiyi görebilirsin. Annenin yavrularına sevgiyle yaklaşıp gereksinimlerini karşılaması gibi. Bunun içgüdü olmadığını, biyolojik bir olaydan öte bir şey olduğunu düşünebilirsin. Ancak bu daha yüksek bir şey değil, tamamen biyolojiktir. Anne bunu doğanın ellerinde bir robot gibi yapar. Çaresizdir, bunu yapmak zorundadır.

Birçok hayvanda, babalık içgüdüsü yoktur. Tam tersine çoğu kendi yavrularını öldürüp yer. Örneğin timsahlarda yavruların hayatı sürekli tehlikededir. Anne onları korur ve yaşamaları için savaşır. Ancak baba sadece güzel bir kahvaltı istemektedir. Babanın herhangi bir babalık içgüdüsü yoktur. Aslında babalık bir insan içgüdüsüdür. Anne timsah yavrularını babadan korumak için onları ağzına alır. Büyük bir ağzı vardır. O yüzden bütün kadınlar gibi biraz gevezedir. Dişi timsah ağzında bir düzine yavrusunu barındırabilir. Annelerinin ağzında, o tehlikeli dişlerin hemen yanında, yavrular tamamen güvendedir. Yavru için en zor olan şey, kimin anne, kimin baba olduğunu belirlemektir. Çünkü ikisi de birbirine benzer. Bazen yavrular babaya gidip onun ağzına girer ve sonsuza dek yok olur. Bir daha gün ışığını göremezler.

Ancak anneler onları korumak için mücadele eder. Belki de o yüzden doğa timsahlara bu kadar çok yavru verir. Anne her yıl bir düzine yavru yapar. Eğer iki tanesini kurtarmayı başarırsa timsah nüfusu aynı kalır. Ancak anne timsah yavrularının yarısını kurtarmayı başarır.

Bunu izleyen herkes babanın hain olduğunu düşünür. Hiçbir sevgi ya da merhameti olmadığını söyler. Annenin ise çok şefkatli olduğunu düşünür. Ancak sen sadece kendi fikirlerini yansıtıyorsun. Anne onları bilinçli bir nedenden ötürü korumuyor. Onları korumak hormonlarında var. Ve babada bu hormonlar bulunmuyor. Eğer ona annenin hormonları enjekte edilirse, kendi yavrularını öldürmeyi bırakır. Yani bu bir kimya sorunu, psikoloji ya da biyokimyadan daha yüksek bir şeyin değil.

İnsan hayatının yüzde doksanı hala hayvanlar dünyasının bir parçasıdır. İçgüdülerimizle yaşarız.

Bir kadına aşık oluyorsun ya da kadın sana aşık oluyor. Bunu harika bir şey olarak görüyorsun. Bunun hiçbir tarafı harika değil. Bu tamamen içgüdüsel bir çekim. Hormonların karşı hormonlarla çekim yaşaması. Sen doğanın elinde sadece bir oyuncaksın. Hiçbir hayvan aşkın cilveleri ve incelikleriyle uğraşmaz. Ancak insan, sadece içgüdüsel olmanın aşağılayıcı ve onur kırıcı olduğunu düşünür. Aşkın sadece biyokimya mı? Aşkın şiirdir. Aşkın sanattır. Aşkın felsefedir. Ya biyokimya? Sanki kendi biyolojinden, kendi kimyandan, kendi doğandan utanıyor gibisin.

Ama anlayış böyle sağlanmaz. Neyin ne olduğunu tam olarak anlamalısın. Ayrımların net olması gerekir. Aksi halde kafan her zaman karışır. Egon yüzünden en alt seviyedeki şeyleri mümkün olan en yüksek şeylermiş gibi yansıtmaya başlarsın.

Aşk sadece kimyan tarafından yaratılmış olan bir illüzyondur. Bir düşün; eğer romantik sevgi fikri ortadan kalkmış olsaydı hiçbir erkek ya da kadın seksin absürdlüğüne dayanamazdı. Çok aptalca görünürdü. Romantizmi çıkarıp aşkı sadece biyoloji ve kimya olarak düşün. O zaman cinsellik seni utandırır. Ortada böbürlenecek bir şey olmaz. Bir kadınla ya da bir erkekle romantizm olmadan seviştiğini düşün. Şiir olmadan. Ömer Hayyam'sız, Shelly'siz, Byron'sız. Sadece bir üreme işlemi olarak. Doğa öleceğini bildiği ve senin üzerinden yeni bir yaratıma gittiği için, sen kalıcı değilsin. Doğa sen ölmeden önce hayatın devam etmesini istiyor. Ancak insan, içinde bir romantiklik olmadan cinsellik yaşayamaz. O yüzden seksin etrafına, adına sevgi denilen bir sis bulutu yaratmıştır. Bu sevgiymiş gibi davranıyor, hatta inanıyor.

Ancak daha yakından izle. Bir erkeğe ya da kadına ilgi duyuyorsun. Bir kadının doğal içgüdüsü saklambaç oynamaktır. Çok garip ama dünyanın her tarafında, bütün kültürlerde, küçük çocuklar iki oyunu mutlaka oynar. Dinleri farklıdır, kültürleri farklıdır, ırkları farklıdır, toplumları, dilleri, her şeyleri farklıdır. Ancak bu iki oyun söz konusu olduğu zaman ister Afrika'da, Çin'de, Amerika'da ya da Hindistan'da doğmuş olsunlar, hiçbir şey değişmez. Bu oyunlardan biri saklambaçtır. Dünyanın her noktasında çocukların saklambaç oynamadığı tek bir kültür bile yoktur. Sanki içgüdüyle yapılan bir şey. Daha büyük bir saklambaç oyununa hazırlık gibi. Bu sadece bir provadır. Ve sonra bütün bir hayat boyunca bu oyun devam eder.

Her zaman saklanmaya çalışan kadın olur ve maço olan erkek arar. Aramak onun için bir meydan okumadır. Kadın ne kadar saklanırsa, onu arayan o kadar heyecanlanır.

Ancak dünyanın her tarafındaki bütün çocuklar saklambaç oynar. Kimse öğretmediğine göre nasıl bu kadar evrensel olabildi? Bu iç doğalarından kaynaklanıyor olmalı. Aramak ve bulmaya yönelik bir güdü.

Bu tip şeyler doğal olarak yaşanıyor. Kimse bunlara karar vermiyor. Bunlar biyolojik doğamızın bir parçasıdır. Ancak doğa sana sevgi illüzyonu verecek kadar bilgedir. Aksi halde sadece üremek için, hayatın devam etmesi için, Vatsyayana'da tarif edilen seksen dört pozisyonu ve bütün o egzersizleri yapmazsın. Garip, çirkin ve aptalca görünür. Eğer sevgiyi çıkarıp alırsan, o zaman saf seks hayvanvari görünür. Bu, insanlığın karşılaştığı en büyük sorunlardan biridir. Ve bu rahatsızlık hala devam ediyor. Tek umudumuz bunu gelecekte daha anlaşılır kılmaya çalışmaktır.

Erkek peşine düşer. İkna eder. Aşk mektupları yazar, hediye yollar. Elinden gelen her şeyi yapar. Ancak cinselliğini tatmin ettikten sonra ilgilenmemeye başlar. Şimdi bu bilerek yaptığı bir şey değil, incitmek, istemez. Özellikle de sevdiği kişiyi incitmek istemez. Ancak bu biyolojidir. Bütün o romantizm ve aşk, doğanın seksi gizlemek için ortaya koyduğu bir sis perdesiydi. Özünde çirkin olan bir şeye güzel bir paket yapılmıştı.

Ancak doğanın işi tamamlandığı zaman bütün o sis perdesi dağılır. İçgüdü sadece seksi bilir. Aşk, sadece acı ilacı yutmana yardım eden şeker kaplamadır. Onu ağzında uzun süre tutma, aksi halde yutmayı başaramazsın. İnce şeker tabakası eriyip gittiği zaman acı ilacı tüküreceksin.

O yüzden sevgililer sevişmek için acele eder. Bu acele niye? Neden bekleyemiyorlar? Şeker ince olduğu için, eğer geç kalırlarsa şekerin gitmesinden ve geriye sadece acı bir tat kalmasından korkuyorlar.

İçgüdü seni insan yapmaz, hayvan olarak tutar. İki ayaklı ama yine de bir hayvan.

Rahipler ve rahibeler her zaman daha yoğun olarak içgüdülerinin gücü altında kalmıştır. Eğer içgüdünü tatminden ayırırsan, o kadar güçlü olabilir ki, bir uyuşturucu gibi seni zehirleyebilir ve halüsinasyon görmene neden olur. Ortaçağda papanın kurmuş olduğu özel mahkemeler önünde itiraf eden rahipler vardı. Jüri üyelerinin önünde bütün dürüst rahip ve rahibeler içeri alınıp itiraf etmeleri istenirdi. Şeytanlarla, cadılarla ilişkiye giriyor musunuz, diye sorulurdu. Ve binlercesi itiraf ederdi. "Evet, geceleri cadılar geliyor. Geceleri şeytanlar geliyor."

Manastır duvarları ve kilitleri doğal olarak onların içeri girmesini önleyemiyordu. Onlar şeytan ve cadıydı. Rahipler ve rahibeler, cadıları ve şeytanları en ince detayına kadar tarif ediyor, nasıl cinselliğe çekildiklerini ve karşı koyamadıklarını anlatıyorlardı. Bu rahip ve rahibeler, başkalarına ders olsun diye diri diri yakılıyordu.

Ancak hiç kimse oturup düşünmedi. Eğer kapını açık tutarsan, sana hiçbir cadı gelmiyor. Hiçbir şeytan gelmiyor. Neden bu şeytanlar ve cadılar sadece Katoliklere geliyordu? Çok garip. Bu zavallı Katolikler nerede hata yapıyordu?

Nedeni çok basit. Seks duygularını o kadar bastırıyorlardı ki, bilinçaltında kaynama noktasına geliyordu. Ve uyudukları zaman, rüyaları çok canlı, renkli ve gerçekçi oluyordu. Bu tamamen ne kadar mahrum kaldıklarına bağlı bir şeydi. İki üç gün oruç tut. Sen de her akşam rüyanda muhteşem ziyafet masaları görürsün. Orucu sürdürüp daha fazla acıktıkça ziyafetin giderek daha lezzetli, tatlı, renkli ve gerçekçi olacaktır. Yirmi bir gün oruç tuttuktan sonra gözlerin açıkken bile yemek rüyası görmeye başlarsın. Artık uyumana bile gerek kalmaz. Artık bilinçaltın, sen uyanıkken bile bilincine sızmaya başlar. Birçok rahibe ve rahip, sadece geceleri değil, gündüzleri de şeytan ve cadıların onlara gelip, seks yaptığını kabul etti. Onlar hiçbir şey yapamamıştı. Kapasitelerinin ötesinde bir şeydi.

Diğer dinler de aynı şeyi yapmıştır. Benim çabam ise dinlerin tam tersidir çünkü onların ne yaptığını görüyorum. Niyetleri iyiydi ancak anlayışları yeterince derin olamadı. Ben kadınlarla erkeklerin birlikte yaşamasını istiyorum, birbirlerinin bedenlerini, farklılıklarını ve karşıt noktalarını tanısınlar ki, bilinçaltı içinde bastırılmış bir şeyi taşımaya çalışmasın.

Bilinçaltın içindeki bastırılmış duygulardan kurtulduktan sonra içgüdün bambaşka bir niteliğe bürünür. Artık zekayla bir araya gelir. Bilinçaltın baskıdan kurtulduğu sürece, bilinçle bilinçaltın arasındaki Berlin Duvarı kalktığı zaman, (duvar artık kaldırılabilir çünkü artık bir bastırılmış duygu yok, o yüzden bilinçaltını gizlemene de gerek yok) evindeki bir odadan diğerine geçebildiğin gibi, bilinçaltına da girip çıkabilirsin.

Bu senin evin. Gurdjieff ev metaforunu kullanarak, insanın 3 katlı bir ev olduğunu söylüyordu. İlk kat, bilinçaltı katıdır; ikinci kat bilinçtir ve üçüncü kat da bilinç üstüdür. Aklın ve içgüdün arasında bir çatışma olmadığı zaman ilk kez olarak insan olursun. Artık hayvan krallığının bir parçası değilsindir. Ve bu, bence gerçeği, hayatı, varoluşu bilmek isteyen herkesin yapması gereken bir şeydir; kendini bilmek isteyen herkesin.

Zihninin yüzde doksanını bastırarak kendini nasıl tanıyacaksın? Kendinin çok büyük bir bölümünü bodruma kapatmışsın ve oraya inmek istemiyorsun. Bütün dindar insanlar korku içinde titreyerek yaşıyor. Korkuları nedir? Bilinçlerinin kapısını çalan kendi bilinçaltlarından ve bastırılmış içgüdülerinden korkuyorlar: "Kapıyı aç! İçeri girmek istiyoruz! Bizi fark etmeni istiyoruz! Doyurulmak istiyoruz!" Ne kadar aç kalırlarsa, o kadar tehlikeli olurlar. Aç kurtlar tarafından kuşatılmış olursun, her içgüdü bir aç kurda dönüşür. Kendilerine dindar diyen insanlar işte böyle bir işkence altında yaşıyor, aç kurtların kuşatması altında.

Ben bilinçaltınla dost olmanı istiyorum. Bırak biyolojin sonuna dek tatmin olsun. Bu noktayı görmeye çalış, eğer biyolojin tatmin olmuş durumdaysa, bilincinle bilinçaltın arasında bir çatışma olmaz. Zihnin söz konusu olunca, bir bütün olacaksın. Zihnin bir bütün olacak. Bu sayede aklının büyük bir bölümü serbest kalacak çünkü aklının büyük bir bölümünü bu bastırma işlemi için kullanıyorsun. Bir yanardağ üstünde oturmuş, o yanardağın patlamasına engel olmaya çalışıyorsun. O yanardağ patlayacak. Gücün o kadar az ki, onu sonsuza dek tutamazsın; tam tersine, patladığı zaman o kadar küçük parçalara dağılacaksın ki, bir daha toplanamayacaksın.

Dünyanın birçok yerindeki akıl hastahanelerinde, kliniklerde tutulan deli insanlar nedir? Onlar kimdir? Onlara ne oldu? Öyle bir dağılmışlar ki, onları kimse toparlayamıyor. Bütün bastırılmış duyguları açığa çıkartılıp tatmin edilmeden de onları toplama imkanı yoktur. Peki ama bunu dile getiren var mı? Ben bütün bunları 35 yıldır söylediğim için dünyanın en çok adı çıkmış insanıyım.

Daha geçen gün Alman Stern dergisinde komünüm hakkında 15 sayfalık bir haber yapıldı ve bu, bir yazı dizisinin ilk bölümüymüş. 5 bölümlük yazı dizisi, 5 sayı boyunca yayımlanacak. Kapak sayfasındaki manşetleri " Seks Ülkesi." Çok hoşuma gitti. İşin garip tarafı eğer o 15 sayfadan sonrasını okumaya başlarsan çok şaşırırsın. Kim bir seks ülkesinde yaşıyor? Stern personeli, editörleri ve yönetim kurulu üyeleri mi yoksa biz mi?

Dergide çıplak kadın resimleri var. Bunlar sadece çıplak da değil, çünkü çırılçıplak kadın o kadar büyüleyici değildir. Onun çıplaklığını daha büyüleyici kılmak için ona seksi kıyafetler giydirmen gerekir. Bu, bir şekilde onun vücudunu gösterirken, bir taraftan da saklıyor. Böylece yine saklambaca dönüyoruz. O kıyafetlerin arkasında kadının nasıl olduğunu hayal etmeye başlayabilirsin. O kıyafetlerin altında aslında o kadar da güzel olmayabilir. Aslında bütün kadın vücutları ve bütün erkek vücutları aynıdır. Işığı kapattığın zaman bütün renkler ve farklılıklar ortadan kalkar. Karanlık çok iyi bir eşitleyicidir, komün tarzı yaşama uygundur, o kadar ki, karanlıkta kendi eşini bile sevebilirsin.

Bütün dergi seksle dolu ama biz "Seks Ülkesi" oluyoruz. Hatta Playboy bile aleyhime yazı yazıyor. Gerçekten çok garip bir dünyada yaşıyoruz. Ama ben Stern ve Playboy gibi üçüncü sınıf ve insanların cinselliğini sömüren dergilerin neden milyonlarca sattığını biliyorum. Stern'in tirajı 2 milyon civarında ve her derginin en az 8 kişi tarafından okunduğu tahmin ediliyor. Bu 16 milyon okuyucu demektir.

Neden bana karşı olsunlar ki? Yıllardır bana karşı cephe alıyorlar. Çünkü eğer ben başarılı olursam, o zaman bu dergiler kapanmak zorunda kalır. Onların can damarı bu bastırılmış duygular. Bana karşı olmalarının çok basit bir mantığı var. Sekse karşı olan rahipler, bana karşı. Aynı zamanda seksi bir sömürü aracı olarak kullanan Playboy, Stern ve dünyada bunlar gibi yayın yapan binlerce dergi de bana karşı. Bu bana garip geliyor çünkü sürekli seksi lanetleyen papaya karşı değiller. Ama zaten olamazlar.

Burada çok geçerli bir mantık var: Papa, seksi lanetledikçe onu bilinçaltına daha fazla bastırıyor ve Playboy da daha fazla satıyor. Sadece benim komünümde kimse Playboy ya da Stern ile ilgilenmez. Kimin umurunda? Eğer ben başarılı olursam o zaman bütün bu pornografik dergiler, kitaplar ve filmler ortadan kaybolacak. Onlara çok büyük paralar yatırılmış durumda, tabii ki bana karşı olacaklar. Bir de bana karşı çıkmak ve lanetlemek için seksi öne sürecekler, sanki seksi ben yayıyormuşum gibi.

Eğer seksi yayan biri varsa bu senin Tanrın olmalı. Benim bununla bir ilgim yok. Seks hormonlarına sahip çocukların dünyaya gelmesini sağlayan o! O durdurmalı. Papaya kulak vermeli. Ama dergiler Tanrıya da karşı değiller, çünkü bütün bu pazarı o sağlıyor. Papalar ve pornografikçiler büyük bir komplo tezgahlıyor. Birlikte bana karşı çıkıyorlar çünkü ben onların oyununu bozmaya çalışıyorum.

Bu iki tür insan da bastırılmış duyguları sömürüyor; o yüzden her açıdan bana karşı olmaları çok mantıklı. İkisi de bana karşı. Eğer ben bir seks ülkesi yaratmış olsaydım en azından Stern'in bana karşı olmaması gerekirdi; bundan mutluluk duymalı ve destek vermeliydi. Ama hayır, bana tepki duyuyorlar. Bana karşı neden tepkili olduklarını bile bilmiyor olabilirler; bunu tamamen bilinçsizce yapıyor olabilirler ama sonuçta bilinçaltının da kendine özgü nedenleri vardır.

Bir şeyi bastırırsan, o şey değerli olur. Daha fazla bastırırsan, daha değerli olur. Bastırmazsan bütün değerini kaybeder. İfade edersen, buharlaşır.

Ben dünyaya, seksin bir şey ifade etmediği tek yerin komünüm olduğunu söyleyebilirim; hiçbir değeri yok. Hiç kimse rahatsız olmuyor; hiç kimse hayalini kurmuyor ve hiç kimse seksin fantezisini kurmuyor. Hatta insanlar sürekli bana mektup yazıyor, " Osho, ne yapmalıyım? Seks hayatım kayboluyor." Ben de cevap veriyorum: "Ne mi yapmalısın? Hiçbir şey yapmana gerek yok. Bırak kaybolsun! Buradaki tek amaç bu: Kaybolmak! Kaybolması için bir çaba gösterme, ama kaybolduğu zaman da lütfen bunun önüne geçmek için bir çaba gösterme. Veda et. Kaybolması harika bir şey! "

Ancak burada sorun insanların seks kaybolduğu zaman geride bir şey kalmadığını düşünmesi. Çünkü onlar için seks tek heyecanları, tek coşkuları ve tek keyifleri.

Hayır, seni bekleyen çok şey var. Bırak seks kaybolsun. Böylece enerjini daha yüksek tür bir heyecan, daha yüksek bir coşku için kullanabilirsin.

Bilinçaltın ve bilincin buluşur, çünkü bilinçaltında bastırılmış bir şey yoktur. İşte o anda buluşur ve bütünleşir. O anda karşına harika bir fırsat penceresi açılır. Çünkü artık aşağısıyla ilgilenmiyorsun, bütün enerjini daha bir üst seviye için kullanabilirsin.

Sen ortadasın, bilinçli zihindesin. Ancak bilinçaltı olduğu için, onu bastırmakla uğraşıyorsun. Bastırmaya devam ediyorsun. Onu bastırmış olman, işinin bittiğini göstermiyor. Onu sürekli bastırmakla uğraşman gerekiyor, çünkü sürekli ortaya çıkmaya çalışıyor.

Tıpkı zıplayan bir top gibi. Onu yere attığın zaman sana geri dönüyor. Ne kadar hızlı atarsan, o kadar hızlı geri zıplar. Aynı şey içgüdüler için de geçerlidir. Onları bastırırsın ve bastırmak için ne kadar çok güç harcarsan, o kadar büyük bir güçle sana geri dönerler. Başka nereden enerji alacaklar? O senin enerjin! Ancak bilinçaltından ve onun etkilerinden kurtulduğun zaman, içgüdün duru ve dingin olur. O zaman bütün enerjin sana kalır.

Enerjinin temel bir özelliği vardır: Durağan olarak kalamaz, mutlaka hareket etmek zorundadır. Doğasında hareket vardır. O, bir yere koyduğun zaman o noktada kalamaz. Hayır, hareket etmek zorundadır. O, hayattır. O yüzden aşağıya doğru hareket etmesi için bir neden yoksa, gidecek tek bir yeri kalır: Yukarıya! Gidecek başka bir yeri kalmaz. O zaman bilinç üstüne vurmaya başlar ve onun bilinç üstüne vurması o kadar büyük bir zevk ve mutluluktur ki, onun yanında bütün cinsel orgazmların sönük kalır. Onu hayal edemezsin. Çünkü arada nicelik farkı olmadığı için, "on bin kat daha zevklidir" diyemiyorum. Arada nitelik farkı olduğu için onu hayal etmen mümkün değil. Onu cinsel orgazmla nasıl kıyaslayabilirsin? Ancak, daha üst bir şeyi işaret edebilmek için hayatında var olan tek şey odur.

Enerjin şu ana kadar farkında olmadığın üst dünyana vurmaya başladığında, sürekli bir zevk yağmuru oluşur. Cinsel orgazm o kadar anlıktır ki, yaşadığını hissettiğin an bitmiş olur. Sadece hafızanda hatırlarsın. Yaşandığı an pek farkında olmazsın. Bu anlık yaşanma durumu nedeniyle ona daha fazla bağımlı olmaya başlarsın. Çünkü bir şey olduğunu hatırlıyorsun. Harika bir şey. O yüzden " tekrar yapalım, tekrar yapalım!" diyorsun. Ama bu mümkün değil.

Yaşanmadan önce onun geldiğini hissediyorsun. Çünkü kafanda ziller çalmaya başlıyor. Kafanda gerçekten bir zil çalmaya başlıyor. Geliyor! Geldiğini biliyorsun. Gittiğini de biliyorsun. Zil durmuştur. Artık çalmıyordur. Ve sen çok komik görünmektesin. Zilin çalmasıyla durması arasındaki zamanda aptal gibi görünürsün. Belki de erkekler daha fazla utanır. O yüzden seviştikten sonra arkasını dönüp uyur. Kadın o kadar utanmaz. Çünkü bu olayda o kadar aktif bir rol almaz. Erkek, aktif taraf olduğu için komik görünür.

Enerjinin daha üst bilinç seviyesine dokunması, üst bilincine dokunması ile sürekli bir keyif yağmuru yaşanır. Enerji yavaş yavaş vurmaya devam eder ve üst bilincinin merkezine doğru yol alır. Sen bir şey yapmazsın. Duygularını bastırmayı bırakıp, bilinçaltını temizlediğin zaman senin işin bitmiştir. Artık yapacak bir şey yok. Geri kalan her şeyi senin enerjin yapar. Ve merkeze ulaştığın zaman, içinde yeni bir öğreti işlemeye başlar. Bu da sezgidir.

Bilinçaltının merkezinde içgüdü vardır. Bilincin merkezinde akıl vardır. Üst bilincin merkezinde ise sezgi vardır. İçgüdü seni bir şeyler yapmaya zorlar. Hatta bazıları senin iradenin dışında olur. Akıl belirli bir şey yapmak ya da yapmamak için bir yol bulmana yardımcı olur. Sezginin işlevi ise yol bulmaktır.

Eğer içgüdünle gitmek istiyorsan, akıl sana bir yol bulur. Eğer dindar bir kişiysen, dinci bir kişiysen ve içgüdülerine karşı gitmek istiyorsan, akıl bunun yolunu bulacaktır. Bunlar garip yollar olabilir, ancak akıl hizmetindedir. Ne yapmak istersen onu yapar. Herhangi bir şeyin yanında ya da karşısında değildir. Sadece hizmetindedir.

Eğer bir insan deli değilse, aklını kullanarak bilinçaltını tatmin etmeye çalışır. Ne kadar çabuk tatmin edilirse, o kadar çabuk özgür kalırsın. Tatmin, özgürleşmek demektir.

Eğer çatlak olmayı tercih ediyorsan,... ki dünyada çok çeşitli çatlaklar vardır. Katolik, Protestan, her tür... Sen hangi çatlaklardan olacağını seçebilirsin. Hindu, Müslüman, Jaina, Budist. Çok çeşitli türler var. Benim istediğim tür ortada yok diyemezsin. Bunu söyleyemezsin. Binlerce yıl içinde insanoğlu, neredeyse her çeşit çatlaklığı yaratmıştır. Seçebilirsin. Seçim sana ait. Ama hangisini seçersen seç, hepsi aynıdır.

Kimse sana bilinçaltını, doğanı, biyolojini, kimyanı tatmin etmek için aklını kullanmanı söylemez. Onlar senin. Kimya, biyoloji yada fizyoloji olması neyi değiştirir? Onlar senin bir parçan. Ve doğa sana hiçbir şeyi nedensiz vermez. Onu tatmin et. Ve bu tatmin, daha yüksek bir potansiyel için sana yol açacaktır.

OSHO
(Sezgi, 14,29. sayfalar, OWO Yayınları)


"Bir şeyi bastırırsan, o

narin -- 09.04.2008 - 23:25

"Bir şeyi bastırırsan, o şey değerli olur. Daha fazla bastırırsan, daha değerli olur. Bastırmazsan bütün değerini kaybeder. İfade edersen, buharlaşır."

Sanırım burada buharlaşmadan kasıt yok olması anlamına gelmiyor.İçgüdüsel istekler yağmur bulutu gibi ,buharlaşıp tekrar dönen türden istekler ...

"Bilinçaltının merkezinde içgüdü vardır. Bilincin merkezinde akıl vardır. Üst bilincin merkezinde ise sezgi vardır. İçgüdü seni bir şeyler yapmaya zorlar. Hatta bazıları senin iradenin dışında olur. Akıl belirli bir şey yapmak ya da yapmamak için bir yol bulmana yardımcı olur. Sezginin işlevi ise yol bulmaktır.
Eğer bir insan deli değilse, aklını kullanarak bilinçaltını tatmin etmeye çalışır. Ne kadar çabuk tatmin edilirse, o kadar çabuk özgür kalırsın. Tatmin, özgürleşmek demektir"

Tamam, akıl çözüm getirme konusunda yardımcı olur...Peki içgüdüsel istekler aklın getirdiği o çözümü tatmin edici bulur mu?Aklı kullanarak bilinçaltını tatmin etmeye çalışmak duyguları, istekleri bastırmak değilmidir yada kandırmak?

Hadi aklımızı kullanarak bilinçaaltmızı tatmin edelim bakalım nasıl olacak?Bu konuda fikri olan var mı?


Türk insanının tantrik baskıya verdiği içgüdüsel reaksiyonlar...

nirvani -- 10.04.2008 - 10:29

Ego hep tatmin ister..Süper egon yaşamı onaylamak peşindedir...Zevk-acı döngüsünden kurtulmaya çalışırken sürekli egonun tuzağına düşersin,en başta rasyonalizasyona...
Özeti...Bilinçaltı "statik" yapısı nedeniyle tatmin olmaz,sadece senin "dinamik" bilincine eşilik eder...


tatmin

statik -- 10.04.2008 - 10:40

isteyen ego dinamiktir..işte tuzaklarda oraya kurulmuştur, yani sürekli düştüğünüz yer. Bilinçaltı vurgusunu ise statik dengeler..
konuyu ters düz etmeyelim.


Ters-düz bir hayattan varolan istemsiz mayasıllar...

nirvani -- 10.04.2008 - 11:04

Bilinçaltı..Adı üstünde bilincin altındaki kuyu...Depolar...Depo matematiksel olarak durağan olmalı..Fekat bi Xenix ve Bilgisev hocalara da danışmak lazımdır...


bilinç kuyususunun istekli lipomları..

statik -- 10.04.2008 - 13:58

hücre zerresinin, damıtılmış lipomlarının üst tabakadaki dinamizmi.. bumerang vurgunu yerse napsın?..ki..


Mistik tınılar

nessuno -- 11.04.2008 - 13:22

Öncelikle paylaşım hoş, teşekkürler…yazıda her satır belli tonlarda vurguya sahip ve beraberinde sorguladığımız durumlara…

Yazı çizelgesinde Freud’ ün düşünselitesiyle paralel olan düşünceler dikkatimi çekti…


“Ben”in dışındaki her etken din, ahlak ya da diğer baskıcı unsurlar temelinde gerçek “ben”in üzerinde tahakküm kurmaktadır…(Freud ego ve süper egonun ruhun bir bölümü olduğunu kabul etmiş, ama bunun dış baskılarla teşekkül ettiğini savunmuştur)


Toplum, topluma karşı beslenen her türlü duygu ve bu baskılardan oluşan durumlar ruhun bizati kendisinde ortaya çıkmaktadır…aslında toplumu meydana getiren her türlü unsur ortak yaşamın getirilerinden başka bir şey değildir(güdünün getirisi).Kişi bu duygunun beraberinde toplumda yaşamak için (toplumdan kastım bulunduğu ortamın genel anlamıyla cemiyet dediğimiz kişinin çevre bütünüyatı)bazı arzulardan-zevklerden kaçmak durumunda kalır(bu kişinin ruhunda meydana gelen bir haldir-arzudur).Toplum içerisinde yaşama isteği dış cephenin tesiriyle ya da baskı yoluyla oluşmuştur kesiniyatına varmak yanlış olmakla beraber bu durumu baskıcı iteklemeler sayesinde görülen bir durum olarak betimlemek sınırı arşınlayıp var olan ruhaniyetteki hislerin tesirini gözden kaçırmak anlamına gelir.Sonuç olarak bu duygu temelde kişinin ruhunun derinliklerinde vuku bulan doğuştan gelen bir oluşumda olabilir bu noktada bu durumu es geçmek olayı teksel olarak ele almayı sağlar...


Aynı paralellikte bakış açısıyla olayı irdelemeye devam edersek; tüm engeller-baskılar (insanın benine zorla giydirilmiş oluşum olarak adlandırılanlar) egonun benimsediği değerlerin egonun kabiliyetinin ve bu mekanizmanın işleyişinin nelere tekabül ettiği bilinciyle bağlantılıdır. Dış etkenlerden kaynaklanan baskı temelli oluşumlar zorla benimsenecek bir durumu tetikler mi yoksa ben merkeziyeti herhangi bir durumu doğuştan gelebilecek kabullenme ile ilişkili olan bir işleyişe mi sahiptir?




Yazıların

statik -- 11.04.2008 - 13:38

kaynakları belirtilirse daha faydalı olacak kanısındayım..


Kaynak…

nessuno -- 12.04.2008 - 05:17

Yazarın(Freud) okuduğum bazı kitaplarına istinaden konu bağlamında aklımda kalanlar doğrultusunda, bu sayfada belirtilen yazının içerisinde gördüğüm bazı fikirlerin örtüştüğünü düşündüm ve önceki mesajımı ona göre biçimlendirdim

(Peki hangi kitabında Freud böyle düşündüğünü belirtmiştir? Hatırladığım kadarıyla ego ile alakalı bir kitabında daha geniş ifadeleri bulabilirsiniz)



Freud

statik -- 12.04.2008 - 06:34

Freud'a göre insan kişiliğinin üç temel birimi bulunmaktadır. İd, ego ve süperego. Diğer bir tanımla, altbenlik, benlik ve üstbenlik. Varlığını koruma ve cinsel ihtiyaçların kaynağı cinsel iç güdü, saldırganlık içgüdüsü "id" de yer alırlar.

İd (Altbenlik)
İd, kişiliğin temel sistemidir. Ego ve süperego ondan ayrımlaşarak gelişir.
(Pisikanalitik Kişilik Kuramı)


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -