Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

BALIKÇI İLE RUHU

delete

Her akşam genç Balıkçı engine çıkıp ağlarını denize salardı.

Rüzgâr karadan estikçe ya hiçbir şey bulamaz ya da pek az bir şey tutardı; çünkü bu, tatsız tutsuz bir rüzgârdı. Ona karşı çıkanlar sert dalgalardı. Ama rüzgâr kıyıya doğru esince balıklar enginlerden gelir, ağının gözlerine kendilerini atar, o da çarşıya götürüp onları satardı.

Her akşam denize çıkardı, bir akşam ağ öyle ağırlaşmıştı ki kayığıın içine çekemedi. Kendi kendisine gülüp, "Kesinlikle bütün yüzen balıkları birden tuttum. Belki de insanları meraka düşürecek iri bir canavar ya da büyük Kraliçe'nin hoşuna gidecek korkunç bir şey yakaladım," diyerek bütün gücünü topladı ve kollarında tunç bir vazonun üstündeki mavi mine menevişler gibi uzun damarlar belirinceye kadar asıldı. İnce iplere sarıldı, yassı mantarların halkası da yaklaşa yaklaşa, sonunda ağ suyun üstüne çıktı.

Ama içinde ne balık vardı, ne canavar, ne de korkunç bir şey. Yalnızca derin uykuya dalmış küçük bir denizkızı uzanmış yatıyordu.

Saçları ıslak altın tüyler gibiydi; saçının her teli sırça bir kâsede incecik bir sırma teline benziyordu. Vücudu beyaz fildişi gibiydi, kuyruğu da gümüşle incidendi; çevresine denizin yeşil bitkileri sarılmıştı. Deniz kabukları gibi kulakları vardı; dudakları deniz mercanına benziyordu. Buz gibi dalgalar göğsüne çarpıyor, göz kapaklarında tuz parlıyordu.
Öyle güzeldi ki, genç Balıkçı onu görünce şaşakaldı; ellerini uzatıp ağı çekti, küpeşteden eğilip onu kollarının arasına aldı. Eli değince kız ürkmüş bir martı gibi haykırdı, uyanıp faltaşı gibi açılan gözleriyle korku içinde baktı ve kurtulmak için çabaladı; ama genç Balıkçı onu sımsıkı kavramış, bırakmak istemiyordu.

Kız kurtulma yolu olmadığını görünce ağlamaya başlayıp, "Yalvarırım beni bırakın, gideyim, çünkü ben bir kralın bir tanecik kızıyım. Babam yaşlı, hem de yalnız," dedi.

Genç Balıkçı, "Seni ne zaman çağırırsam gelip bana şarkı söylemeye söz vermezsen bırakmam, çünkü balıklar deniz halkının şarkısını pek severler, benim de ağlarım dolar," diye yanıt verdi.

Denizkızı, "Bu sözü verirsem gerçekten bırakır mısın?" diye haykırdı.
Genç Balıkçı, "Gerçekten bırakırım," dedi.

Kız da Balıkçı'nın istediği sözü verip deniz halkının yaptığı gibi ant içti. Genç sımsıkı kollarını çekti, Denizkızı da şaşırtıcı bir korku içinde titreyerek denize indi.
Her akşam genç Balıkçı engine açılıp Denizkızı'nı çağırıyor, kız da sudan çıkıp ona şarkı okuyordu. Çevresinde yunus balıkları yüzüyor, başının üzerinde haşarı martılar fırıl fırıl dönüyordu.

Olağanüstü şarkılar okuyordu. Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp küçük buzağılarını omuzlarında taşıyan deniz halkını; Kral geçerken büklüm büklüm iri mührelerden boru çalan uzun yeşil sakallı, göğüsleri kıllı deniz erlerini; Kralın berrak zümrüt damlı, parlak inci döşemeli, som kehribar sarayını; bütün gün büyük menevişli mercan kanatlarının dalgalandığı, balıkların gümüşten kuşlar gibi fırıl fırıl oynaştığı, Girit lalelerinin kayalıklara sarmaştığı, menevişli kumsallarında karanfillerin tomurcuklandığı denizaltı bahçelerini anlatıyordu şarkılarında. Yıldız denizlerinden gelip kanatlarından buzlar sarkan balinalardan, "Seslerini işitip meraktan denize atlar boğuluruz," diye tüccarları kulaklarına balmumu tıkamak zorunda bırakacak denli meraklı şeyler söyleyen su perilerinden; batan uzun direkli kalyonların armalarına sarılan donmuş gemicilerle, açık lombarlardan içeri dolan uskumru balıklarından; gemilerin omurgalarına yapışıp dünyayı baştan başa dönüp dolaşan şeytan minarelerinden; uçurumların dibinde yaşayan, kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep balıklarından destanlar okuyordu. Yelkeni ipekten, kendisine özgü güneşgözü taşından oyma gemili deniz dolambaçlarından; kollarıyla en büyük gemileri kucaklayan, koca deniz devini arp çala çala uyutan mutlu denizcilerden; kaypak domuz balıklarını yakalayıp güle güle sırtlarına binen deniz çocuklarından; bembeyaz köpüklerin üzerine sere serpe yaslanıp gemicilere kollarını uzatan denizkızlarından; kıvrık dişli denizaslanlarıyla uzun yeleli derya küheylanlarından söz ediyordu.

Denizkızı şarkı söylerken bütün ton balıkları derinliklerden onu dinlemeye çıkar, genç Balıkçı ağlarını çevirip onları tutar, ötekileri de zıpkınlardı. Kayığı iyice dolunca Denizkızı ona gülümseyerek denizin içine çekilirdi.
Hiçbir zaman Balıkçı'nın ona elini sürebileceği bir yere dek gelmezdi. Çok zaman Balıkçı ona seslenir, yalvarırdı; ama o gelmezdi. Genç Balıkçı onu yakalamaya kalkışsa, tıpkı bir fokbalığı gibi suyun içine dalar, o gün bir daha görünmezdi. Sesinin güzelliği de Balıkçı'nın kulağına her gün daha tatlı gelirdi. Sesi öyle güzeldi ki Balıkçı ağını da, kurnazlığını da unuttu, işine de hiç aldırmaz oldu. Lâl kanatlı, boncuk boncuk altın gözlü tonlar sürü sürü yanından geçti, ama o aldırmadı. Zıpkını yanında el sürülmeden duruyordu, kamıştan örme sepeti de bomboştu. Aralanmış dudakları, şaşkınlıktan dalmış gözleriyle kayığında tembel tembel oturup dinledi, deniz sisleri çevresini kuşatıp, gezgin ay esmer kollarını gümüşle kaplayıncaya dek dinledi.

Bir akşam ona seslendi, "Küçük Denizkızı, küçük Denizkızı, seni seviyorum. Beni al, senin güveyin olayım, çünkü seni seviyorum," dedi.

Ancak küçük Denizkızı başını iki yana salladı; "Sende insan ruhu var," diye yanıt verdi, "Ruhunu atarsan, seni sevebilirim."

Genç Balıkçı kendi kendine, "Ruhumun bana ne yararı var? Onu göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum. Elbette üstümden atar, birçok mutluluğa kavuşurum," dedi ve dudaklarından bir sevinç sesi taştı. Boyalı kayığında ayağa kalkarak Denizkızı'na kollarını uzattı. "Ruhumu atacağım, sen benim gelinim, ben senin güveyin olacağız; denizin derinliklerinde birlikte yaşayacağız, bütün şarkılarında söylediklerini bana göstereceksin, bütün istediklerini yapacağım, birbirimizden hiç ayrılmayacağız," dedi.

Küçük Denizkızı sevincinden gülüp elleriyle yüzünü kapadı.

Genç Balıkçı, "Ama ruhumu üstümden nasıl atayım?" diye haykırdı, "Söyle, nasıl yapayım bunu? Evet, olacak bu."


Küçük Denizkızı, "Yazık, bilmiyorum. Deniz halkının ruhu olmaz ki," diyerek ona özlemle baktı ve derinliklerin içine daldı.

Ertesi sabah güneş dağın üstünde bir karış bile yükselmeden, genç Balıkçı, papazın evine gidip kapısını üç kez vurdu.

Rahibin çömezi parmaklıktan bakıp da gelenin kim olduğunu görünce, kol demirini çekip, "Buyurun," dedi.

Genç Balıkçı içeri geçip yerdeki güzel kokulu hasırın üzerinde diz çöktü. Kutsal Kitap'ı okuyan rahibe seslenip, "Babacığım," dedi, "Ben deniz halkından birine gönül verdim; ama ruhum bu isteğime kavuşmama engel. Söyleyin, üstümden ruhumu nasıl atayım; çünkü artık ona gereksinmem yok. Benim için ruhun ne değeri var? Göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum."
Rahip göğsünü dövüp yanıtladı: "Yazık, yazık, sen çıldırmışsın, ya da zehirli bir ot yemişsin; çünkü ruh insanın en yüce parçasıdır. Tanrı da mertçe kullanalım diye bize onu vermiştir. İnsan ruhundan daha değerli hiçbir şey yoktur; dünya varlıklarından hiçbiriyle de denk olamaz. Dünyanın bütün altınıyla ölçülemez, kralların yakutlarından daha değerlidir. Bunun için oğlum, artık bu konuyu düşünme, çünkü bu bağışlanmaz bir günahtır. Deniz halkına gelince, onlar yok olmuştur, onlarla düşüp kalkmak isteyenler de yok olur. Onlar iyiyi kötüden ayırt edemeyen yabanın kurdu kuşu gibidir, efendimiz onlar için ölmedi."

Rahibin bu acı sözlerini duyunca genç Balıkçı'nın gözleri yaşardı. Diz çöktüğü yerden ayağa kalkıp, "Babacığım, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar ormanda otururlar, kayaların üstünde de kızıl altından arplarıyla deniz erleri oturur. Ben de onlar gibi olayım, yalvarırım sana, çünkü onların günü çiçeklerin günü gibi geçiyor. Benim ruhuma gelince, sevdiğim şeyle arama girecek olduktan sonra ruhumun bana ne yararı var?"
Rahip, kaşlarını çatarak, "Vücut sevgisi boş! Dünyasında dolaşmalarına Tanrı'nın göz yumduğu o dinsiz döküntüleri boştur, kötüdür. Koru yurdunun keçi ayaklı faunlarına ilenç olsun, ilenç olsun denizlerin destancılarına! Geceleyin onları duydum, beni tespihimden ayırmaya kalktılar. Pencereye fiske vurup kahkaha atarlar. Kulaklarıma yok edici şenliklerinin öyküsünü fısıldarlar. Beni kendi benliğimle baştan çıkarmaya kalkarlar. Dua etmek istesem alay ederler; onlar yok olmuştur, sana söylüyorum, yok olmuştur onlar. Onlar için ne cennet var, ne cehennem. İkisinde de Tanrı'nın adına şükranlarını sunamayacaklar."
Genç Balıkçı, "Babacığım sen ne söylediğini bilmiyorsun. Ben ağımla bir kralın kızını tuttum. Kız sabah yıldızından güzel, aydan beyaz. Onun vücudu için ben ruhumu verir, aşkına gökleri fethederim. Sana sorduğumu söyle bana, söyle de rahat rahat gideyim," diye haykırdı.

Rahip, "Çekip, çekil! Senin oynaşın yok olmuştur, sen de onunla birlikte yok olacaksın!" diye bağırdı, duasını esirgedi ve kapısından kovdu.

Genç Balıkçı da pazara indi, üzüntülü bir adam gibi, başı önünde ağır ağır yürüdü.
Pazardaki toptancılar onun geldiğini görünce birbirleriyle fiskos etmeye başladılar; içlerinden biri ilerleyip onu adıyla çağırdı ve "Satılık neyin var?" dedi.

Balıkçı, "Sana ruhumu satarım," yanıtını verdi, "Yalvarırım sana, benden al onu, çünkü artık bıktım. Ruhumun bana ne yararı var ki? Göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum."
Ama aracılar onunla alay edip, "İnsan ruhunun bize ne yararı olacak? Sahte bir gümüş parçası etmez, bize vücudunu köleliğe sat da deniz eflatunu giydirelim, parmağına da bir yüzük takıp büyük kraliçeye eğlence yapalım seni. Ama ruh sözünü ağzına alma; bizim için hiçtir o, işimize de yaramaz," dediler.

Genç Balıkçı da kendi kendine, "Ne tuhaf şeymiş bu! Rahip 'Ruh bütün dünyanın altınına bedeldir' diyor; toptancılar, sahte bir gümüş parçası bile etmediğini söylüyorlar," diyerek pazar alanından geçti, deniz kıyısına gidip ne yapacağını düşünmeye koyuldu.
Öğleyin su rezenesi toplamakla geçinen arkadaşlarından birinin köyün ötesinde bir mağarada oturan, büyücülükte pek becerikli genç bir cadıdan söz ettiğini anımsadı. Koşa koşa yolu tuttu, ruhundan kurtulmaya öyle istekliydi ki, kıyının çevresinde taban teperken bir toz bulutu da peşinden koşuyordu.

Genç Cadı avucunun kaşınmasından onun geldiğini bildi, güle güle kızıl saçlarındaki bağı çıkardı. Çepeçevre çözülmüş kızıl saçlarıyla mağaranın kapısında durdu. Elinde de yaban baldıranının çiçekli bir sürgünü vardı. Genç Balıkçı yalçın bayırdan yukarı soluk soluğa çıkıp önüne baş eğerken, Cadı, "Neyin eksik?" diye bağırdı, "Rüzgâr ters yönden eserken ağına balık mı istiyorsun? Bende kamıştan küçücük bir kaval var, öttürürsem kefaller salına salına koya gider; ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Gemileri parçalayıp zengin hazine sandıklarını kıyıya atacak bora mı istiyorsun? Bende rüzgârın elindekilerden çok bora var; çünkü ben rüzgârdan daha güçlü birine hizmet ederim. Bir kalburla bir kova su yeter, koca kalyonları denizin dibine yollarım ben. Ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Koyakta yetişen bir çiçek bilirim, benden başka kimse bilmez onu. Eflatun yaprakları vardır. Tam göbeğinde de bir yıldız; özü süt gibi beyazdır. Kraliçenin sert dudaklarına bu çiçeği değdirecek olsan, dünyanın öbür ucuna dek peşinden ayrılmaz; kralın yatağından çıkıp dünyanın öbür ucuna kadar peşinden gelir. Ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Kara kurbağayı havanda döver çorba yaparım, çorbayı ölü bir erkek eliyle karıştırırım. Düşmanın uyurken üstüne püskürt, hemen kapkara bir engerek olsun da kendi öz annesi onu öldürsün. Bir makarayla gökten ayı çeker, bir kristalin içinden sana ölümü gösterebilirim. Neyin eksik? Neyin eksik? Dile benden ne dilersin? Sana vereyim, sen de bana bir karşılık verirsin güzel oğlan, karşılık!"
Genç Balıkçı, "Dileğim küçük bir şey, ama rahip kızıp beni kovdu. Önemsiz bir şey, ama toptancılar alay edip vermediler. Bunun için sana geldim; sana kötü diyorlar, ama karşılık olarak ne istersen veririm sana."

Cadı yaklaşarak, "Nedir istediğin?" diye sordu.
Genç Balıkçı, "Ruhumu üstümden atmak istiyorum," yanıtını verdi.
Cadı'nın yüzü kül kesildi, titredi; yüzünü mavi harmaniyesinin altına sakladı. "Güzel oğlan, güzel oğlan, bunu yapmak korkunç bir şey," diye mırıldandı.
Balıkçı kumral perçemlerini sarsa sarsa güldü; "Ruhum benim için hiç," dedi, "Göremiyorum, tutamıyorum, bilmiyorum."
Cadı güzel gözleriyle ona bakıp, "Söylersem bana ne verirsin?" diye sordu.
Genç Balıkçı, "Beş altınla ağlarımı, içinde oturduğum çit kulübemi, sonra üstünde denize çıktığım boyalı sandalımı. Yalnızca ruhumdan nasıl kurtulabileceğimi söyle, bütün varımı sana vereyim," dedi.
Cadı alaylı alaylı gülüp, baldıran sürgünüyle ona vurdu, "Güz yapraklarını ben altına çeviririm. İstersen solgun ay ışığından gümüş dokurum. Ben öyle birinin hizmetindeyim ki dünyanın bütün krallarından zengin ve onların bütün topraklarına sahiptir o," yanıtını verdi.
Genç, "Altın da gümüş de almazsan, öyleyse sana ne vereyim?" diye haykırdı.
Cadı gencin saçlarını ince beyaz elleriyle okşadı, yavaşça, "Benimle dans etmelisin, güzel oğlan," dedi, konuşurken de ona gülümsedi.
Genç Balıkçı şaşırarak, "Bu kadarcık mı?" diye haykırıp ayağa kalktı.
Cadı kız, "Bu kadarcık," dedi ve bir daha gülümsedi.
Balıkçı, "Öyleyse güneş batınca gizli bir yerde dans ederiz. Dans ettikten sonra da sen, öğrenmek istediğim şeyi bana söylersin," dedi.
Cadı başını iki yana sallayıp, "Ay dolun olunca, ay dolun olunca," diye mırıldandı. Sonra dört yanını gözetleyip kulak verdi. Mavi bir kuş yuvasından bir çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde fırıl fırıl döndü. Üç tane benekli kuş, kül rengi bayağı otları hışırdata hışırdata çıktı, karşılıklı ıslık çaldılar. Aşağıda parıl parıl çakıl taşlarını yalayan dalganın sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Cadı ellerini uzatıp onu kendisine doğru çekti ve kupkuru dudaklarını kulağına kondurdu.
"Bu gece..." dedi, ".... dağın tepesine gelmelisin, orada âyin var. O da oradadır."
Genç Balıkçı irkilip kıza baktı, o da beyaz dişlerini gösterip güldü. Genç, "Kim bu söylediğin?" diye sordu. Cadı, "Kim olursa olsun," dedi, "Sen bu gece git de gürgen ağacının dalları altında dur, benim gelişimi kolla. Kara bir köpek sana doğru koşarsa, bir söğüt dalıyla vur ona, kaçar. Bir baykuş sana bir şey söylerse sakın yanıt verme. Ay dolun olunca seninle birlikteyim; çayırların üstünde seninle dans edeceğiz."
Genç Balıkçı, "Ama," dedi, "Ruhumu üstümden nasıl atabileceğimi söyleyeceğine ant içer misin bana?"
Cadı güneşe çıktı; kızıl saçlarından dalga dalga rüzgâr esti. "Keçinin tırnakları hakkına ant olsun," dedi.
Genç Balıkçı, "Sen cadıların iyilerindenmişsin, seninle bu gece dağın tepesinde kesinlikle dans edeceğim. Keşke ya altın, ya gümüş isteseydin. Ama istediğin karşılık buysa, al," diye haykırdı; şapkasını çıkarıp başını eğdi ve büyük bir sevinç içinde koşa koşa kasabaya döndü.
Cadı arkasından durup baktı, gözden yitince mağarasından içeri girdi. Oymalı fıstık bir çekmeceden bir ayna çıkarıp bir çerçeveye geçirdi ve önündeki yeni yanmış çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının dolambaçlarında göz süzdü. Biraz sonra öfkeyle ellerini ovuşturdu; "Bu oğlan benim olmalıydı. Ben de o kız gibi güzelim," diye söylendi.
Ve o akşam, ay doğunca genç Balıkçı dağın tepesine çıkıp gürgen dallarının altında durdu. Yuvarlak deniz, ayaklarının altında parlak madenden bir kalkan gibi uzanmıştı. Küçük koyda da balık kayıklarının gölgeleri kıpırdıyordu. Sapsarı kükürt gözlü bir baykuş onu adıyla çağırdı. Ama o yanıt vermedi. Kapkara bir köpek üstüne doğru koşa koşa gelip hırladı. Balıkçı bir söğüt dalıyla ona vurdu; köpek ağlaya ağlaya uzaklaştı.
Gecenin yarısında havadan yarasalar gibi uça uça cadılar geldi. Yere konarlarken "Fiyuu! Burda tanımadığımız biri var," diye haykırıp çevreyi kokladılar; sonra birbirleriyle konuşup işaretler yaptılar. Hepsinden sonra kızıl saçları rüzgârda çağıldaya çağıldaya genç Cadı belirdi. Üstüne sıvama tavus gözü işlenmiş sırmalı bir giysi giymişti, başında da yeşil kadifeden küçük bir takke vardı.
Cadılar onu görünce, "Neredeymiş? Neredeymiş" diye çığlık kopardılar; ama o yalnızca gülüp gürgene doğru koştu, genç Balıkçı'yı elinden tutup ay ışığına çıkardı ve dansa başladı.
Fırıl fırıl döndüler, genç Cadı öyle sıçradı ki oğlan kıpkırmızı pabuçlarının tabanını gördü.
O zaman tam dans edenlere doğru dört nala koşan bir atın nal sesleri geldi. Ama görünürde at yoktu, Balıkçı korktu.
Cadı, "Daha hızlı daha hızlı," diye haykırıp kollarını Balıkçı'nın boynuna doladı, sıcak soluğu gencin yüzünü ateş gibi yaladı. "Daha çabuk, daha çabuk!" diye haykırdı; ona, toprak ayaklarının altından yuvarlanıyor gibi geldi, beynini bir karanlık kapladı; kötü bir göz kendisini seyrediyormuş gibi üstüne büyük bir korku çöktü; sonunda bir kayanın gölgesi altında daha önce orada bulunmayan bir yüzü fark etti.
Bu, siyah kadifeden İspanyol biçiminde giyinmiş bir adamdı. Yüzünde acayip bir renksizlik vardı; ama dudakları kendisini beğenmiş al bir çiçek gibiydi. Yorgun bir görünüşü vardı. Arkasına dayanmış, ilgisiz ilgisiz hançerinin topuzuyla oynuyordu. Yanında, çayırın üstünde tüylü bir şapkayla, kollukları sırma oya üstüne büyük bir beceriyle inci işlenmiş bir çift eldiven duruyordu. Sırtına samur kaplı kısa bir pelerin atılmış, ince beyaz elleri yüzüklerle bezenmişti. Gözlerinin üzerinden ağırlaşmış göz kapakları sarkıyordu.
Genç Balıkçı büyülenmiş gibi ona bakakaldı. Sonunda göz göze geldiler; ne yanda dans etseler, ona, adamın gözleri kendi üzerine dikilmiş gibi geldi. Cadının kahkahasını duydu, belinden kavradı, deli gibi fırıl fırıl döndürdü, döndürdü.
Birdenbire bir köpek uludu. Dans edenler durdu, ikişer ikişer adamın önünde diz çöktüler, el öptüler. Tıpkı bir kuşun kanadını değdirip suyu güldürmesi gibi, adamın kendini beğenmiş dudaklarına küçük bir gülümseme değdi; ama bunda küçümseme vardı. Genç Balıkçı'ya bakıp duruyordu.
Cadı, "Hadi tapınalım," diye fısıldadı. Onu ileri doğru götürdü, kız yalvarırken içini büyük bir istek kapladı ve peşinden gitti. Ama yaklaşınca niçin olduğunu bilmeden göğsünün üstünde haç çıkarma işareti yaptı ve kutsal adı andı.
Bunu yapar yapmaz cadılar çaylaklar gibi çığlık koparıp uçtular; ona bakıp duran solgun surat, bir acı sarsıntısıyla buruştu. Adam küçük bir koruya gidip ıslık çaldı. Gümüş haşalı, küçük bir İspanyol atı koşarak onu karşıladı. Adam eğerin üstüne atlarken geri dönüp genç Balıkçı'ya acı acı baktı.
Kızıl saçlı Cadı da uçup gitmeye kalktı, ama Balıkçı bileklerinden yakalayıp sımsıkı tuttu.
Cadı, "Bırak beni!" diye haykırdı, "Bırak da gideyim, çünkü ağıza alınmayacak şeyi söyledin, bakılmayacak şeyin işaretini yaptın."
Balıkçı, "Yok!" dedi, "Bana o gizi söyleyinceye dek seni bırakmam."
Cadı, yaban kedisi gibi güreşerek, benek benek köpüren dudaklarını ısıra ısıra, "Ne gizi?" dedi.


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -