Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

mevlana

delete

HAZRET-İ MEVLÂNÂ'NIN HAYATI

DR. SELEHADDİN HİDAYETOĞLU

Emekli S.Ü. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi


Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celaleddîn'dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddîn-i Tebrîzi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolu demektir. Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Doğumu ve Nesebi

Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlânâ'nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604) dir.

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dır. Babası, Sultânü'l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddîn Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi'dir. Eflâki'1ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar2 ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde3 Sultânü'l-Ulema Bahaeddîn Veled'in nesebinin, anne cihetiyle on dördüncü göbekte Hazret-i Peygamber (a.s.)'in torunu Hazret-i Hüseyin'e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Peygamber Aleyhisselam'ın seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'a ulaştığını kaydediyorlar.

Babası Bahaeddîn Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti

Bahaeddîn Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddîn-i Kübrâ (? - 1221)'dan feyz almıştır.4 Bahaeddîn Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi. İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahaeddîn Veled, Horasan Diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.5 Kaynakların6 ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed'in manevi işaretiyle, Baheddin Veled'e Sultânü'l- Ulemâ ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahaeddîn Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Alimler gibi giyinen Bahaeddîn Veled, adeti üzere, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi. Va'zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve "Semavi (Allah'dan olan ilahi) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümidi olur" 7 derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddîn-i Râzi'ye ve ona uyan Harezmşah'ın aleyhinde bulunur; onları bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi: "Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden dahi iyi yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedim" 8


Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya gelişleri

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddîn-i Râzi, Bahaeddîn Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı. Bahaeddîn Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve Belh'i terk etti. 9 Ancak araştırmacılar, Bahaeddîn Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler.

Sultânü'l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled şu manidar cevabı verir: "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur." 10 Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)'ye ulaştığında: "Bu sözü Belhli Bahaeddîn Veled"den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddîn Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddîn Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan Kabe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Bahaeddîn Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.


Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar

Şeyh Attar Hazretleri: Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahaeddîn Veled, Nişabur'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder ve babasına da; "Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." 11der.

Şeyh-i Ekber (Muhyiddin İbn'ül Arabi) Hazretleri: Sultânü'l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultânü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor" 12demiştir.


Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi

Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Banu ile evlendi. Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu şöyledir: "Hak Teala'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı Allah, hoş bir lütufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hem demi (canciğer arkadaşı) olsunlar." 13


Hazret-i Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar


Sultânü'l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled Hazretleri

Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahaeddîn Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yani Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddîn Veled, Selçuklulular'ın Sultanı Alâeddîn Keykubat'tan yakın alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddîn Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde14 Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâeddîn Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddîn Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi.15 Sultaü'l-Ulemaya gönülden bağlı olan Sultan Alâeddîn onu hayranlıkla şöyle över; "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur."16 Dünya sultanına hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddîn Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi alemde göçtü.17 Geriye Muhammed Celaleddîn gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultânü'l-Ulema, sadece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.

Seyyid Burhaneddin Hazretleri

Bahaeddîn Veled'in irtihâlinde Mevlânâ yirmi dört yaşında idi. Babasının vasiyeti,18 dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu.19 Mevlânâ, babasından sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkık-ı Tirmîzi, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevi terbiyesi altına girdi.

Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri20 irfanının delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi.21 Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibiomuzlarda taşıyıp dolaştırdığı22 Mevlânâ'ya dedi ki: "Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy."23 Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl24 ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim, Mesnevi'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; "Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin." 25


Hazret-i Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati

Halep ve Şam'a Gidişi

Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Haleb'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin'den ders aldı.26 Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

Şam'da Şems-i Tebrîzi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme

Eflâki'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şemseddîn-i Tebrîzi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir. Şemseddîn-i Tebrîzi, bir gün halkın arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona "Dünyanın sarrafı beni anla!" diye hitap eder ve kaybolur. 27 İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.

Hazret-i Mevlânâ Kamil Bir Mürşid

Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ'yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle, "Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt." 28Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir. Mevlânâ Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah Yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi29 ve on binden çok müridi30 vardı.

Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems'in Buluşmaları

Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems, altmış, Mevlânâ, otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: "Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir aleme çağırdı, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap." 31

Hazret-i Mevlânâ ile Şems Hakkında

Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı.32 Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. 33 Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems, Mevlânâ'yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.34

Şems-i Tebrîzi Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe). 35

Hazret-i Şems'in Konya'ya Dönüşü

Şems'in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems, "Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlânâ'nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir." 36 diyerek, Mevlânâ'nın davetine icabet etti ve 1247 'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

Hazret-i Şems'in Kayboluşu

Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled'e dedi ki: "Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek."37 İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu. 38 Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir. "Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim." 39

Hazret-i Mevlânâ'nın, Şems-i Tebrîzi Hazretleri'ni Aramak İçin Şam'a Gidişi

Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben." 40

Mesnevi'nin Yazılışı

Eflâki, Mesnevi'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: "Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu."41 Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında sona erdi. 42

Hazret-i Mevlânâ'nın Baki Aleme Göçüşü

Mevlânâ, Çelebi Hüsameddin ile tam on beş sene güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervaneolmuşlardı. Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip, "Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ: "Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.43

Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben; "Ey alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?"44 diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. "Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı." Mevlânâ cevaben, "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed'in yanına döneceğimiz umulur" dedi. 45

Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti

"Ben size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun."46 İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.


Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi ve Cenaze Namazı

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlânâ bizimdir, bizim imamımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı. "Biz Musa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlânâ Hazretleri'nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?" 47

Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlânâ'nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti. 48

Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe

Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin eşi (Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.49 Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin'dir.50 Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar da Mevlânâ'nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. 51 Bu sanduka bu gün, Sultan'ül-Ulema Bahaeddîn Veled'in kabri üzerindedir.

Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık aleminin fezasındadır." 52

Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi

"Kardeş, mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım." 53

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?

Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir." 54

Hz. Mevlânâ;

Hazreti Mevlânâ sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi. Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve hayvet vardı; gözleri o kadar kesin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.55 Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi. 56 Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ve Hint kumaşından yaptığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi. 57

Hazreti Mevlânâ'nın Tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayali bir idealizm değildir. Onun tasavvufu irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe aleminde olgunlaşmadır. Mevlânâ hayattan hiç bir zaman el etek çekmez, miskinliği reddeder; hayatı hayatın içinde yaşatır. Onun tasavvufu dünyayı şöyle algılar; "Dünya nedir? Allah'tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir." "Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala Peygamber ne güzel mal demiştir." "suyun geminin içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır..."58

Hazreti Mevlânâ'nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur.

Hazreti Mevlânâ'nın tasavvufunda yaratılışın, hayatın manası aşktır. Aşk ise kimseye niyazı, ihtiyacı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası, elemlerin merhemi ilahi aşktır. "Aşk, o şuledir ki parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar" 59

Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır. Hazreti Mevlânâ şöyle buyurur; "Allah ile oturup kalmak isteyen kişi, veliler huzurunda otursun." "Velilerin huzurunda kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen külli olmayan bir cüz'sün" 60

Hazreti Mevlânâ'nın İslâmiyeti anlayış tarzı ise şöyledir; Mevlânâ, 'Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında en kerim olanınız Allah'tan çok korkup günah işlemeyeninizdir'61 mealindeki ayetin şuuruyla daima Kur'ân hükümlerinin adabına riayet ederek Allah'ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; hülasa Allah'tan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden daima sakınmış, gerçek takva bir şahsiyettir. 62

Mevlânâ şu rubaisiyle Kur'ân-ı Kerim'e ve Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'e bağlılığını apaçık ilan ederek; "Cânım bedenimde oldukça Kur'an'nın kuluyum; Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim"63 demektedir.

Mevlâna'nın bir kamil mürşit olarak manevi vazifesi, yaratılışın gayesi çevresinde, insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile olabilmektir. Bu ilahi gayenin gayreti ve yüklediği manevi vazifenin şuuruyla; "Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de (ayet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır" 64 demektedir.



DİPNOTLAR:

1- EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri: 26, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1964 C, l(1/3)

2- SİPEHSALAR, Feridun b Ahmed, Risale-i Sipehsalar ve Menâkıb-ı Hazret-i Hüdavendigar (M. Bahârî Tercümesi), Der, Saadet,1331. s.15, EFLÂKÎ, a.g.e., C. (1/1) c- CAMÎ, Nefehatül-Üns (Lamii Terc.). İstanbul, 1289, s. 514

3- BEYTUR, Midhat Bahâri, Dîvân-ı Kebîrden Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi,İstanbul, 1965, s. XVIII, TAHİRÜ'L MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmed Said Matbaası, İstanbul, 1963,C. Is. 19

4- CAMÎ, a.g.e., s. 513-514

5- SİHEPSALAR, a.g.e., s. 16

6- SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara,1976, s. 237-238, SİPEHSALAR, a.g.e., s.17-18 c-EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/5)

7- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20

8- GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1985,. s.40

9- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20, EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (1/5)

10- EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(1/10)

11- DEVLETŞÂH, Devletşâh Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi, Tercüman 1001 Temel Eser:112, İstanbul 1977, s. 249

12- BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlâna, İstanbul, 1965, s. 91

13- EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (3/116)

14- B. ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1.Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs 1985, Konya Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya,1986. s. 449

15- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/22)

16- SULTAN VELED, a.g.e., s. 242

17- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/24)

18- DEVLETŞÂH a.g.e., s. 250

19- SULTAN VELED, a.g.e., s. 244

20- Türkiye İş Bankası Yayınları - 134, Ankara, s. 206

21- EFLÂKÎ, a.g.e., C. l (2/1)

22- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (2/1)

23- SULTAN VELED a.g.e., s. 246

24- SULTAN VELED, a.g.e., s.248

25- MEVLÂNA, Mesnevî , (Veled Çelebi İzbudak Tercümesi), Şark-İslâm Klasikleri: l, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1960, C.2, b. 1319,1320

26- SİPEHSALAR, a.g.e. s; 111, EFLÂKÎ a.g.e., C.l (1/24)

27- EFLÂKÎ a.g.e., C. l (3/9)

28- EFLÂKÎ a.g.e., C.l (3/9)

29- DEVLETŞÂH, a.g.e., s. 50

30- SULTAN VELED, a.g.e., s. 248

31- SULTAN VELED, a.g.e., s. 249-250

32- BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.XXX

33- BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.XXX

34- TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53, İstanbul, 1974, s.35

35- SULTAN VELED, a.g.e., s. 55, SİPEHSALAR a.g.e., s. 172

36- SİPEHSALAR, a.g.e., s.64

37- SULTAN VELED, a.g.e., s. 64

38- SULTAN VELED, a.g.e., s. 64

39- EFLÂKÎ a.g.e., C.2 (4/51)

40- SULTAN VELED a.g.e., s. 73

41- EFLÂKÎ a.g.e., C.2 (6/3)

42- FİRUZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri İçin Yardımcı Eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963, s. 212

43- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/569)

44- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/571)

45- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/565)

46- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/574), CAMÎ, a.g.e., s. 519

47- SULTAN VELED, a.g.e., s. 153, EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/580)

48- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 156

49- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (6/9)

50- EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(3/320)

51- MEVLÂNA, Celâleddîn, Mecâlîs-i Seb'a, F.Nafiz Uzluk Basımı, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937, Mukaddime, s. 105

52- MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-Kebîr (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi,

Yükselen Matbaası, İstanbul, 1959 C. 111., s.169 MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Çap-u İntişarat-ı Meri-i Kebîr, 1345 Hicri Şemsi, Gazel 911

53- GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1985, s. 132, Mevlâna, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Gazel 683

54- Bu beyit, Mevlâna'nındır diye rivayet edilir.

55- FİRÜZANFER, Bediüzzaman, a.g.e., s. 190

56- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (3/9)

57- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (4/93)

58- MEVLÂNA, Mesnevî , C. l b: 983-989

59- MEVLÂNA, Mesnevî , C.5. s:588

60- MEVLÂNA, Mesnevî , C.2, b: 2163-2165

61- KUR'AN El-Hucarat (49), 13

62- SİPEHSALAR, A.G.E., S. 59-60

63- MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Rubaiyyat: 1331

64- BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s.103


BİBLİYOGRAFYA:


ANBARCIOĞLU, Meliha, Sultanü'l-Ulemâ Bahâeddîn Veled'in Hayatı, Eseri ve Düşünceleri, S.Ü. 1. Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986

B. ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1. Milli Mevlâna Kongresi, 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986

BEYTUR, Midhat Baharı, Dîvân-ı Kebîr'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1965

BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlânâ, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaası, İstanbul, 1965

CÂMÎ, Nefehatü'l, Üns, Lamii Tercümesi, İstanbul, 1289

DEVLETŞÂH, Devletşah Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi), Tercüman 1001 Temel Eser: 112, İstanbul, 1977

EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri: 26, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1964

FİRÜZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri için Yardımcı eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi İstanbul 1963

GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1985

MANSUROĞLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay: 765, İstanbul, 1958

MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-ı Kebîr (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi, Yükselen Matbaası, İstanbul 1959

MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrizi, Çap-u İntişarat-ı Emir-i Kebîr 1345 Hicri, Şemsi

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mecalis-i Seb'a F. Nafiz Uzluk Basımı, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mektuplar (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), İnkılap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, İstanbul, 1963

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mesnevî (Veled Çelebi İzbudak Tercümesi), Şark İslâm Klasikleri: 1 Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1960

SEYYİD BUHRANEDDİN Muhakkak-Tirmizi, Maarif (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Türkiye iş Bankası Yayınları - 134, Ankara

SİPEHSÂLÂR, Feridun b. Ahmed, Risale-i Sipehsalar be Menâkıb-ı Hazret-i Hudavendigar (M. Bahârî Hüsami Tercümesi), Der-Saadet, 1331

SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara, 1976

ŞEMS-İ TEBRÎZİ, Makalat (M.Nuri Gençosman çevirisi), Hürriyet Yayınları: 81, İstanbul 1954

TAHİRÜ'L MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1963

TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53, İstanbul, 197


Konu ile ilgili

xenix -- 20.11.2007 - 15:27

Hazreti Mevlânâ'nın İslâmiyeti anlayış tarzı ise şöyledir; Mevlânâ, 'Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında en kerim olanınız Allah'tan çok korkup günah işlemeyeninizdir'61 mealindeki ayetin şuuruyla daima Kur'ân hükümlerinin adabına riayet ederek Allah'ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; hülasa Allah'tan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden daima sakınmış, gerçek takva bir şahsiyettir. 62

Mevlânâ şu rubaisiyle Kur'ân-ı Kerim'e ve Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'e bağlılığını apaçık ilan ederek; "Cânım bedenimde oldukça Kur'an'nın kuluyum; Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim"63 demektedir.

Her ne kadar Mevlana böyle demişsede, günümüzde bir çok dindar tarafından sevilmediğini görüyorum. Her fırsaatta Mevlana nın yolunun müslümanlıktan ayrı bir başka yol olduğu dile getiriliyor. Bu konu hakkında bilgili göründüğünüzden (en azından ilgili göründüğünüzden) size düşüncelerinizi sormak istiyorum. Nedir Mevlanayı islamın dışında tutmalarının sebebi? Yada gerçekten Mevlana islamın dışındamadır, neden öyle algılanmaya yada algılatılmaya çalışılmaktadır.


mevlana

karia -- 20.11.2007 - 16:30

seven birini burada görmek güzeldi,teşekkürler.


4 Kapı

saron -- 26.11.2007 - 11:20

İnsanın aydın bir hale gelmesi için 4 aşamadan geçmesi gerekmektedir.
1- Şeriat kapısı,
2- Tarikat kapısı,
3- Marifet kapısı,
4- Hakikat kapısı.
Hz. Mevlana, Hakikat kapısından seslenmektedir. Bu durumdaki insanlar Hallaç Mansur gibi Enel Hak diyebilmektedirler.


...

karia -- 04.12.2007 - 20:39

“Bildiğin ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsa şaşırırsın.Kendine gel! Hiç görmediğin o yola yalnız gitme, sakın yol göstericiden baş çevirme”.
“Hak’tan baş çektin gittin amma bir yol bulabildin mi hiç? Yola gel, sersemce kaybolup gitme.
Yol uzun; tez o uzun yola at sürelim, gece alanında yol alalım.
Burada eğleşmek, ham adamın işi; geldiğim yer neresi? Orasının yolunu tutayım da gideyim ben.
Bu rebabın sesi neler söylüyor, bilir misin? Arkamdan gel de yolu öğren diyor".


Etme

sonsuz -- 16.04.2009 - 13:45






Dün girdiğim deneme

vepar -- 11.05.2009 - 19:53

Dün girdiğim deneme sınavında felsefe kısmında çıkan sorudan bir bölüm çok beğendim :
Mevlana şöyle der :
" Maden iken öldüm, bitki oldum
Bitki iken öldüm, hayvana dönüştüm
Hayvan olarak öldüm, insan oldum
Öldüğümde yok olmayacağıma göre, neden korkayım?
İnsan gibi ölünce, melek olacağım
Ve meleklikten vazgeçip,
Hiçbir aklın ermediği o şey olacağım
Hiç şüphesiz biz O'yuz ve O'na döneriz."


Mevlana diyor ki

Bilgisev -- 12.05.2009 - 04:40

Bir kimse ki hem içte görür, hem dışta,
Bir başka görür, çılgınlardan başka,
Bambaşka o göz, nasıl görür?
Bak, iyi bak, Kimdir o gören?
Gözden sıyrılmış da.

Yani, gören göz kişinin kendi fiziksel gözümüdür? Yoksa kendi benliğini aşan bir “ilk varlık”, “hakikatin kendisini” ni gören iç göz müdür? Burada tam bir birlik söz konusudur. Kendi içinde bir başka varlık olduğunu söylemiyor. Gözden sıyrılmış, bir bütünlükten söz ediyor.


Mevlana

rinda -- 12.01.2010 - 13:05

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
Aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
Zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde
İyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
Sevginin, güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
Önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
Olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
Gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
Sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
Lezzet kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
Ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...


-Mevlana-


Mevlana´nin AFYON yüzü

ebubekir -- 12.01.2010 - 20:16

Milli Egitim Bakanligimızca ögrencilere tavsiye edilmis
eserler listesinde bas köseye yerlesen eser kuskusuz mesnevi´dir..

mesnevi´yi bastan sona kadar okuyan edebiyat ögretmeni
var midir ?

bizim toplumumuzda insanlar dini sever ama ana kaynagini okumaz..

mesnevi de gecen erotik beyitlerin numaralarini ve menafikul arifan da öz ogluna kahpenin(öz karisina) kardesi diyen küfürbaz mevlana dan örnek verdim daha fazlasini ismi gecen eserlerden okuyun..

bütün bu akil almaz ....grafik detaylar bir sairin tarzi olabilir buna hicbir itirazim olmaz..

ama
isminin basinda "hazret" kullanilan
halk tarafindan din büyügü/evliya mertebesine cikarilmis ask! peygamberi ilan edilmis
devletin resmi tarikati ilan edilmis ve yazdigi eserler devlet tarafindan basilip dagitilan bir sahsiyet söz konusu olunca orda durup düsünmek gerekir bu nasil bir tezgah diye..

icinde az da olsa igrenc pislikler olan bir tas icersine bal doldursaniz bunu yiyen cikar mi ?

Kemal Tahir´in "Devlet Ana" romaninda Kesis Benito´nun Mevlevi tekkesine "oglancilik okulu" demesi bu baglamda dikkat cekicidir..

Marx´in "din afyondur" sloganinda vurguladigi da sözde
din büyükleri-nin uygulamalarinda gördügü iste bu yüzdür..

demek ki
Ali Seriati´nin dedigi gibi
dini ikiye ayirmamiz gerekiyor;
halklarin vicdani olan din ve halkların afyonu olan din..

slm.


Sn Ebubekir Mevlana ile

kutadgubilig -- 12.01.2010 - 20:40

Sn Ebubekir Mevlana ile ilgili suçlamalarınız kabul edilemez. Böyle küfürlerin orijinal Mevlana metinlerinde olabileceğine kesinlikle ihtimal vermiyorum. Mevlana uzmanı olmadığım için kesin bir şey söylemek istemiyorum ama bence eğer varsa bu metinler Mevleviliği asıl yolundan çıkaran, içine sızıp bozan akımlarca yapılmış olabilir. Başka türlü mümkün değildir. Çünkü şu anki Mevlevilik gerçek Mevlevilikten oldukça sapmış durumdadır. Mevlana'nın hayatında olmayan şeyler ona mal edilip, saptırılmaktadır.

Böyle küfür ve aşağılık, erotik ifadeleri Mevlana nasıl kullanmış olabilir? Kim inanır bunlara?

İkincisi Marx'ın "Din afyondur" sözü yanlış dile getiriliyor ve anlaşılıyor! Aynen Bektaşi'nin Kuran'dan "Namaza yaklaşmayın!" ayetini örnek göstermesi gibi.

Marx'ın bu sözünün devamı vardır, ve hiç söylendiği gibi dini küçümsemez bu sözlerinde aksine över. Bir ara yazarım bu sözleri, şu an tam aklımda değil.

Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene sözünü de hep sadece bu kısmı ile biliriz. Halbuki bu sözün de devamı yada başlangıcı vardır. Başlangıcı şyledir; "Türk demek Türkçe demektir, Ne mutlu Türküm diyene" Bizde hep sözler kesilir, kırpılır ve birileri tarafından işlerine gelecek şekle sokulur.


Hz. Mevlana'nın günümüz

Misafir ŞEREF YÜCEL -- 22.10.2010 - 08:28

Hz. Mevlana'nın günümüz müslümanlarınca İslam'ın dışında olarak algılanmasına bütün kalbimle katılıyo rum. Çünkü; Cenab-ı ALLAH nasıl bir kulluk istediyse Hz. Mevlana öyle bir kul oldu. Hz. Peygamber müslü manlara ne bıraktıysa Hz. Mevlana onu aldı, Cenab-ı Hak' kın rızasının dışında bir rıza için takla atmadı, gözünü açıp baktığında Kadir-i Mutlak Rab'bil Alemin' den başka şey görmedi. O' sevgilinin sevdiklerini sevdi, sevmediklerini sevmedi. Herkesin "Muhammed" diye seslendiği o serveri kainat efendimize O' "Can Peygamberim" dedi.. "Canım Peygamberim," dedi.. O'nu eleştiren müslümanların Hz. Peygamberimize KABE de bile gösteremediği hürmet ve saygının kat kat fazlasını o sevgilinin adını duyunca gösterdi. Onu eleştiren müslümanların horul horul uyudukları saatlerde O' Rabb' isinin huzurunda secdeye varıp kendisine küfür eden gafiller için af diledi. O müslümanlar bankalara para istiflemekle meşgulken o, fakir fukaranın ihtiyaçları ile meşguldü. O müslümanlar yastık altına çil çil altın biriktirmekle meşgulken onun o güzel başı sevgilinin huzurunda göz yaşı döküyordu.

Bu nüfus kağıdı müslümanları o mübarek gönül müslümanını nasıl anlasın ? Nasıl bilsin ?

Karnı patlayacak kadar yiyip, içip yatağa uzanıp da sabaha kadar gaz kaçıran müslüman, Karnını da, kalbini de ALLAH sevgisi ile rızıklandırıp, yatarken bile "Rabbimin huzurundayım" diye dizlerini bükerek saygıda kusur etmemeye çalışan Hz. Pir Mevlana Hüdavendigar' ın müslümanlığına nasıl akıl erdirsin ?

Keşke herkes baştan sona Mesnevi' yi okusaydı. Gerçi Cenab-ı Rab'bil Alemin anlayış ve izan vermedikten sonra okusa ne olacak ?!

Yaratılmış ve yaratılacak mahlukatın içerisinde en güzel ahlaka sahip olan Can Peygamberimi, Canım Peygamberimi anlamayan Ebu Cehiller çıkmışsa, Hz. Mevlana' yı anlamayan çıkmaz mı ? Lakin bunun zararı Hz. Pire dokunmaz, anlamayan kafalara Alemlerin Rabb' i inşallah ariflerin idrakini verir.

Hz. Mevlana' yı anlayanlara selam olsun. Anlamayanlara da Ceneb-ı ALLAH akıl, fikir, izan ve irfan versin. Her şeye rağmen evliyanın duası ile:

"DÜŞMANIMIZ MISIR' A SULTAN OLSUN..."Ey Rabb' imiz: Bizlere de öyle bir temiz kalp verki; BİZE EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ YAPANLARA EN BÜYÜK İYİLİKLE KARŞILIK VERELİM.


"Ben yaşadıkça Kur'an'ın

Sunny -- 22.10.2010 - 17:10



"Ben yaşadıkça Kur'an'ın kulu, kölesiyim
Ben, o temiz, pak Muhammed'in yolunun toprağıyım
Bir kimse, benim bu sözümden başka bir şey naklederse
Onu söyleyenden de, o sözden de bizarım.."

Mevlana Celaleddin-i Rumi



Marks'ın din konusundaki

Hüseyin AKTAŞ -- 22.10.2010 - 20:47

Marks'ın din konusundaki sözünün aslı anımsadığım kadarıyla şudur: "Din ruhsuz dünyanın ruhu, ezilenlerin afyonudur."

Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu konuda daha önce yapılan çevirilerin çarpıtıldığını ve burada geçen "afyon" sözcüğünün afyonun teskin edici özelliğini vurguladığını ve Marks'ın burada söylemek istediğinin, "din sayesinde insanlık aynı zamanda kendisini teskin etmiş, acılar karşısında dini kendisine moral bir dayanak yapmış demektedir" der.

Evet Marks her türlü inancı reddeder ama dinin tarihi süreç içerisinde insanlığın zalimlere karşı direnişinde, acılarını bastırmasında oynadığı rolün altını da çizer. Bu morfinin ağrı kesici özelliği olduğu gibi, bağımlılık durumunda uyuşturan yok eden özelliğine benzeyen bir durumdur...

Mevlana hakkında bir takım söylentiler öteden beri vardır. Ancak bunların doğruluğu eğriliği bir yana, düşünürleri yatak odasıyla, ahlak ile yargılamak son derece yanlıştır. Onların beyinlerinden çıkanlara bakmak gerekir. Herhangi bir düşünürün, bir bilim adamının yaptığı bir buluş, onun ahlaki bir zaafı nedeniyle gözardı edilemez. Örneğin Einstein fuhuştan, ya da en adi bir suçtan hüküm giymiş olsaydı, onun atomu parçalamak konusunda bulduğu formüller kullanılmayacak mıydı?

Yanlış anımsamıyorsam Ebubekir zaman zaman burada ötekileştirmek konusunu eleştiriken eşcinsellerin durumuna da vurgu yapmıştı. Doğru da yapmıştı. (Yanlış mı anımsıyorum?) Şimdi Mevlana'ya böyle yaklaşmasını çok garipsedim...
Mevlana'ya atfedilen şöyle bir söz var:
"Bin sene de okusam, 'ne biliyorsun' diye sorsalar bana, 'haddimi bilirim' derim..."


Hüseyin Aktas

ebubekir -- 22.10.2010 - 21:14

Hüseyin Aktas yazdi;
"....Şimdi (ebubekir´in) Mevlana'ya böyle yaklaşmasını çok garipsedim..."

dostum

yazdigim yorumda konu ile ilgili su ifadelerimi "bütün bu akil almaz ....grafik detaylar bir sairin tarzi olabilir buna hicbir itirazim olmaz.."

önyargisiz okudugunuzda

insan mevlana
ile
din büyügü/evliya vs. ünvanli mevlanayi ayirdigimi görürsünüz..

yani
insan mevlana-yi konu etmezken
din rehberi,ask peygamberi ilan edilip islam icin referans gösterilen mevlanayi tenkit ediyorum..

bence garip bir durum yok..

slm.


Evet ebubekir sen mevlana

venüs -- 23.10.2010 - 19:21

Evet ebubekir sen mevlana dan çok daha müslümansın. ama ne hikmettir yüzyıllardır bir rumi ışığı yanıyor dünyayı aydınlatan, kuran la mesnevi yan yana okunuyor. Peki nedir bunun sebebi.?


venüs,kuran la mesnevi

ebubekir -- 24.10.2010 - 08:34

venüs,kuran la mesnevi herhangi bir insan ürünü bir kitap
elbette beraber okunur bunda bir tuhaflik yok..

ancak
sorgulanmasi gereken Allah´in kitabina iman ettigini iddia eden bir kisinin
bu durumda venüs sen bu iki kitabin arasinda bir celiski gördügünde uymak/uygulamak icin hangisini tercih ettigi(n)dir..

iman ettigin Allah´in kitabi mi ?

yoksa

cok sevdigin beser/sasar ürün-ü mevlana ya ait dini,p....grafik hikayelerle bezenmis kitabi mi ?

venüs,vurgu yaptigin anlamda dünyayi yüzyillardir ve halen örnegin

Budizm
Hinduizm
Sintoizm
Konfücyüsyanizm
Taoizm
Mormonlar
Yehova Sahitleri
Schamanizm
Ateizm
Scientologistler (Bilim Kilisesi)
Hıristiyan Bilim Kilisesi...................vs. de aydinlatmaktadir..

not:
mevlana ile atatürk arasinda tercih yap deseler aydinlanmak icin mustafa kemal´i tercih ederim..

slm.



Gerçekten akıllara zarar

oik0s -- 24.10.2010 - 10:31

Gerçekten akıllara zarar bi yorum...

Seçimi bile dogmalaştıran faşist bir kafa... (gerçek yüz)


dikkatinize

Misafir -- 21.03.2011 - 09:08

Şu Allah-a vasıl olmadaki sıralamanız gayri islami.Şeriat-ı Ğarra zimmen tahkir ediliyor.Sıralamadan ziyade;Allah-a vasıl olma saadeti kapısı Şeriat,kapının enteşesi tarikat,kapının malzemesi hakikat,yola revanlık da marifettir dense idi ve bu mizaçlı kişiler hadlerini aşan övgülerle Peygamber-i zişan ve Şeriat-ı garra gölgelenmese idi elbette bu tasavvufçu yani pek dilleri varmaz ama aslında felsefeciler daha makul görülebilirdi.


"dikkatinize" yazan yoruma

Delişey -- 21.03.2011 - 10:29

"dikkatinize" yazan yoruma bir de Türkçe meal istiyorum töbee anlamadım :)) ne şimdi bu???


Dinciler Mevlana'yı (Neden)

G Milat -- 04.01.2013 - 06:51

Dinciler Mevlana'yı (Neden) Sevmezler?

Dincilerin Mevlânâ’yı, özellikle de Şems’ten sonraki Mevlânâ’yı sevmemelerinin pek çok nedeni vardır. Birkaçını sayarsak;
. “Kim olursan ol, yine de gel!” söylemi,
. Kadınlara değer vermesi; aşramında (dergâhında) cinsiyet ayrımını ve ‘kaç-göç’ü ortadan kaldırması,
. “Kadından üstün olduklarını sananlar cahillerdir”…; ve “Seven erkek, kadına eşittir” gibi şer’î hüküm ve kurallara aykırı söylemler geliştirmiş olması,
. ‘Tek eşliliği’ öngörmüş olması,
. ‘Sürekli Evrim’e ilişkin düşünceleri; ‘defalarca gidip gelmeler’i, yani ‘reenkarnasyon’ fikrini benimsemesi,
. Hacc’a gitmenin ‘gerekli olmadığı’nı söylemesi,
. Uzakdoğu mistik felsefelerinden her zaman övgüyle sözetmiş olması,
. Şeriatçı ‘dinadamları’ ile geçinememesidir…

İlâhiyat fakülteleri ile islam enstitülerinde eserleri okutulmaz; dudak bükülür; hattâ kimi din âlimlerince (!), fikirleri ‘yoldan çıkarıcı’ ve ‘itikat bakımından sakıncalı’ bulunur. Nedeni; “esası, yani ‘şuurlu inancı’ öne çıkararak biçimciliği yadsıması”; hattâ “biçime fazla önem verildiğinde esas amaç olan ‘tekâmül’ün gözden uzak kalacağı”nı öne sürmüş olmasıdır. Ama özellikle bir konuda öyle söylemleri vardır ki, tüm dinselleri çileden çıkarır. Bu önemli ve ‘hassas’ konu, amacı ve anlamı bilinmeden kılınan namaz meselesidir.
Öyle ki, “namaz…, namaz…” diye tutturanlara; onu, yani gündelik ibadet türlerinden birisini ‘dinin temeli’ varsayarak herşeyin önüne koyanlara…; her yerde, özellikle de Cuma günleri onunla kendi reklamını yapıp övünme payı çıkaranlara bakınız neler söylemiş:
- “Namazın ruhu, namazdan eftaldir” (değerlidir).
- “O nedenle îman, namazdan eftaldir.”
- “Zira namaz beş vakittir, îmansa her dâim farzdır.”
- “Namaz, edâ edildikten sonra gelip-geçmiş olur; hattâ ‘tehirine ruhsat’ vardır (ertelenmesi mümkündür). Oysa îmanın özrü yoktur, ertelenmez.”
- “Namazsız da olsa, îman her zaman gereklidir; ama münafıklarınki gibi îmansız namaz, fayda vermez.”
Ve son olarak;
- “Namaz (salâh için ibadet) her dinde başka türlü olabilir; ama îman, hiçbir dinde tebeddül etmez” (değişmez).

Mevlânâ, salâh için ibadetin ‘her dinde farklı olabileceği’ konusunda da haklıdır. ‘Din’ sözcüğünün içerik olarak gelişimi, aşamalı biçimde şu sırayı izler: ‘Kavuşma’, ‘birlik olma’, ‘bir olma’ ve ‘birlik içinde yokolma’. Gerçekten de pek çok inançta, bedensel ve ruhsal durağanlığı önlemek amacıyla, kutsal kabul edilen metinler, mantralar (zikir) ya da övgü sözleri eşliğinde çeşitli egzersizler, danslar ve hareketli ibadet biçimleri (Tai Chi, Kinhin, Namaz, Semah… gibi) ritüele dahil edilmiştir. Bunlar arasında, bilinen anlamda ibadet sayılmayan yoga ve meditasyon örnekleri verilebileceği gibi; oruç, perhiz ve çeşitli inzivalardan da söz edilebilir. Ancak bunların hiç birisi tek başına amaç olmayıp, sadece birer ‘araç’tırlar; etkileri de herkeste değişiklik gösterir.
Bu tür etkinlikler, gerektiği gibi uygulandıklarında hem bedensel ve zihinsel sağlık kazandırır hem de inancın güçlenmesine yardımcı olurlar. Uygulayıcının içsel dünyasına yönelmesini kolaylaştırdıkları da bir başka gerçektir. Sorun, bu tür eylemlerin aşırı biçimde önemsenip yüceltilerek ‘övünç’ meselesi yapılmasındadır. Ülkemizde özellikle son dönemlerde, insanların ‘namaz kılıp kılmayanlar’ biçiminde ayrıştırıldığı gözlenmektedir. Bazı yöneticilerin, bu ibadetini yerine getirenleri, diğerlerinden açıkça üstün ve makbul tutarak övdükleri; dahası onları ‘kendilerinden’ kabul ederek diğerlerini dışladıkları da gerçektir. Dinsel bir ritüelin göstere göstere yerine getirilmiş olması; kişileri tüm öteki özellik ve niteliklerinden (bilgi, beceri, deneyim ve yetenek… gibi) öncelikli duruma getiriyorsa, bunda ciddi bir yanlışlık ve çok önemli bir haksızlık var demektir.
Oysa ki önemli olan, inanç ve anlayış farklılıklarını abartarak ayrımcılık yapmak değil; ortaklaşılabilecek tarafları öne çıkarıp ayrıntıları zamana bırakarak şuurlu bir inançla yola devam edebilmek olmalıdır. O büyük insan da buraya aldığımız sözlerinde; geçmişi, önceki yaşantısı ve kültürel inancı her ne olursa olsun, herkesin herhangi bir gün yaşama yeni bir inanç ve anlayışla başlayabilmesinin mümkün olduğunu anlatmak istemiştir. Aynı zamanda, biçimsel anlamdaki sıradan inanç gösterisinden çok daha önemli olanın, gerçekte içsel ve gelişmeye müsait, varoluştan gelen, hepimizin ortaklaşabileceği ama çoğu kez ‘farkedemediğimiz’ bir potansiyele sahip olduğumuzdur.
….
Kutsal kabul edilen bütün kitapların gizemli bir dili vardır, gerçeklere giden yol da o gizemlerin ardında saklıdır. Herhangi bir metinden herkes, kolaylıkla gündelik dildeki sıradan anlamını çıkarabilir; ama aslolan onun, daha derinlerdeki anlamına erişebilmektir. O metinleri açıklayan Mevlânâ gibi, Attâr veya Arabî gibi… üstün insanlar da skolastik ve biçimci dinadamları tarafından kıyasıya eleştirilerek suçlanıp dışlanmışlardır. Oysa ki onların doğru anlaşılabilmeleri, her türlü sıradanlığın ötesinde, farklı bir yetişkinlik ve zihinsel kalıplarla tutkulardan arınmış saf bir bakış gerektirir. Zaten bu kişiler de o nedenle sıradan dinselliği aşabilmiş, alelade yorumların ötesindeki gerçeklikleri görebilmişlerdir. Zaman, sevgi ve tekâmül esaslı anlayışı haklı çıkarmış; bugün o baskıcı dincilerin adları tarihte kalmışken, yukarıda sayılanlardan başka Yesevî, Yûnus, Bektaş Velî, Niyazi-i Mısrî, Hallâc-ı Mansûr, Pir Sultan Abdal, Şebüsterî, Sadî, Şirâzî… gibi şahsiyetler, gönüllerde yer bulmuşlardır.

Konumuza dönersek; asıl önemli ve değerli olan, önümüzde kutsal bir kitap gibi duran Sonsuz Varoluş’un kendisi, farkedebildiklerimiz ise (erişebildiğimiz kadarıyla) ondan bize yansıyanlardır.
‘Bilme’nin ve bilginin ‘amacı’nın ne olduğu ya da ne olması gerektiğini bilmek kadar; dinsel inançların amacının ne olduğunu ve ne olması gerektiğini, bu süreçte mevcut inancınızın sizi nereye yönlendirdiğini bilmek de son derece önemlidir. Bu konularda gelişmekte olan dünya ile ‘anlayış farkımız’ geçmişte o kadar belirgindi ki; Gutenberg matbaayı icat ettikten bir süre sonra basılan kitaplardan birisi İncil iken, matbaa bize geldiğinde basımı yasaklanan ilk kitap Kuran olmuştu… Kaldı ki o tarihte İncil Avrupa dillerine çoktan çevrilmişti ve hâlâ Kuran’ın bir başka dile çevrilemeyeceğine inanılıyordu.
Şekilciliğin ne denli önemsenmeyecek bir şey olduğu; asıl amaç ve esasın insanları iyiye, doğruya ve güzele yöneltmek, bu amaçla da herşeyden önce ‘kendini bilmesini sağlamak’ olması gerektiği konusunda biraz daha açıklayıcı olacağını düşünerek, “Mevlânâ’yı Anlamak” başlıklı yazımızdan bir paragrafı alıntılayalım:
“Mevlânâ’nın da tıpkı Ahmet Yesevî gibi, farklı din ve inançlardan öğrencileri vardı. Şeriatçı ve baskıcı olsa böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Ama nedense koşullu ve artniyetli yorumcular meselenin bu tarafından hiç sözetmezler. Onun, “Putperest olsan da, mecusî olsan da…, tövbeni bin kez bozmuş olsan da gel!... Bizim dergâhımız, umutsuzluk dergâhı değildir” derken kastettiği hiçbir biçimde, gel sen de dinini-inancını değiştir anlamında bir söylem değildir. O yüzdendir ki ‘evrensel’ olabilmiş; o yüzden cenaze törenine, her inanç ve anlayıştan kişiler, ona duyulan büyük sevgi ve saygıdan dolayı, hem de o devirde papazlar ve hahamlar da dahil, kültürel bakımdan çok farklı inançların mensupları katılmıştır (1273).”
Görüldüğü gibi, insanları ayrıştırıp dışlamak ne kadar kolaysa, ‘Gönüllerin Sultanı’ olabilmek de bir o kadar zordur.
Nasıl ki kamışlıktan (görünürdeki yapay benlik ve bağımlılıklardan) koparılarak azâd edilmeksizin ve ham halde iken ele alınıp kurutularak üzerinde ateşle delikler açılıp işlenmeksizin o muhteşem sesi veren bir ney olunamıyorsa; insan da önce benliğinden kurtularak pişip-yanmalıdır ki öylesine güzel sadâların kaynağı olabilsin. İnsan, tümü de gelip-geçici olan maddî varlığın hangi türüne, her ne kadar sahip olsa da, içinde spiritüellik ve farkındalık adına temel birşeyler eksik olduğu sürece, hayatı gerektiği gibi yaşayamadan ve tekâmül fırsatını ıskalayarak buralardan geçip gidecektir.

Bir de böylesi erişimleri güçleştiren, farkındalık yoksunu skolastik-dinciler olmasa işler daha da bir kolaylaşacaktır…

http://www.derki.com/kritik/item/3051-dinciler-mevlanayi-neden-sevmezler





(Konusuz)

G Milat -- 04.01.2013 - 07:05





mevlana der ki; ben

ebubekir -- 04.01.2013 - 07:43

mevlana der ki;

ben yasadikca kuran´in kulu,kölesiyim
ben,o temiz,pak muhammed´in yolunun topragiyim

bir kimse,benim bu sözümden baska bir sey naklederse
onu söyleyenin de,o sözden de bizarim..."

bu sözlerden rahatsiz olanlar vardir elbette ama kesin müslüman degildir..


slm.


Mevlana 1/5 Selçuklu

Kardan Adam -- 04.01.2013 - 20:38

Mevlana 1/5

Selçuklu Sultanı Alpaslan, Altınordu devletinden aldığı destekle Bizans ordusunu yenmiş ve Isfahan’a geri dönmüştü. Erzurum, Erzincan ve Sivas Kıpçaklara (Altınordu) devredilirken, Güney, Orta ve Batı Anadolu Selçuklu egemenliğine kaldı ve başkent Konya oldu. Selçuklular fethedilen vilayetin yönetimi için Afganistan’ın Mezar’ı Şerif (eski adı Belh) kentinde, oldukça nüfuzlu, kendilerine ve Arap işgalcilerine kök söktürmüş, İsmaili’lere yataklık etmiş bir aşireti ünvan ve para ile taltif ederek yönetici olarak Anadolu’ya sevkettiler.

Böylece bir taşla iki kuş vurmuşlardı. Hem o yöredeki gayet etkin ve muhalif bir aşiretten kurtulmuşlar, hem de Anadolu’ya uygun adamlar seçmiş olmuşlardı. Anadolu Vilayeti’nin bütün üst kademe yöneticileri bu aileden gelmedir. Vali Pervane Süleyman, Kültür işlerinden sorumlu Mevlana önde gelen isimler arasındadır.

Anadoluya yerleşmiş olan Türkler ek iş olarak Bizans ordusunda paralı askerlik yapmakta ve Bizans ordusunun % 80 ini oluşturmaktaydılar. Ortalama 8 yıl kadar askerlik yapıp para biriktiriyorlardı. Bizans yenilince Türk’ler işsiz kalmış ve ekonomik sıkıntıya düşmüş.

Selçuklu’lar Anadolu’nun çok uluslu, çok dilli, çok kültürlü ve çok dinli sosyal yapısına cevap verecek ve herkesi kapsayacak yeni bir kültür ve din yaratmayı planlamışlardı. Gerçekten dahice bir politikaydı bu. İran’lı yöneticiler Anadolu’da yaşayan yedi dilden en yaygın olanını seçmek yerine kendi dilleri olan ve Anadolu’da hiç bilinmeyen Farsça’yı resmi dil olarak ilan etmişlerdi.

Zaten ekonomik sıkıntı içine düşmüş olan Türkmenler, hem geçim sıkıntısına düştüklerinden, hem de Farsça dili zorunluluğundan hiç hoşnut kalmadılar ve Selçuklulara karşı tüm Anadolu’da bir Türkmen dayanışması başladı. Dünya tarihinde ilk kez Vatan ve Millet kavramları üzerine kurulu bir dayanışmaydı bu. Bu dayanışma, o tarihten itibaren yüzyıllar boyu sürecek ve yer yer soykırıma kadar varan Türkmen katliamlarına neden olacaktı.

Vali Pervane Süleyman, her iki yılda bir Van Kalesine gidip Selçuklu Sultanına vergi ödemekteydi. Ödediği bu servette gözü kalan Pervane, bunlara nasıl sahip olabileceğini planlamaya başladı. Tam bu esnada Türkmenler Farsça’yı bahane ederek baş kaldırdılar. Karaman Oğlu Mehmet Bey Vilayet yönetimini ele geçirerek Türkçe’yi resmi dil ilan etti. Selçuk valisi Pervane Süleyman’ın fırsat ayağına gelmişti.

Devam edecek


Mevlana 2/5 Selçuk valisi

Kardan Adam -- 04.01.2013 - 23:10

Mevlana 2/5

Selçuk valisi Pervane Süleyman Türkmen ayaklanmasını değerlendirip Moğol’a isyan edecek, bağımsızlığını ilan edecekti. El altından Karamanoğlu Mehmet Bey’i desteklemişti. Memlük Valisi Baybars’a (Rükneddin) bir mektup yazarak Moğollara karşı işbirliği önermiş, Baybars’tan olumlu yanıt almıştı. Selçuk Sultanı’nı öldürdükten sonra her ikisi de bağımsızlıklarını ilan edeceklerdi. Uygun zaman olarak Van Kalesindeki Moğol Hanını ziyaret günü seçildi. Yolda buluşup, Van’a birlikte gidecekler ve Hanı birlikte öldüreceklerdi.

Pervane bir hesap hatası yapıp buluşma yerine iki gün erken varmış, Baybars’ı göremeyinde endişeye kapılmış, Baybars’ın kendinden önce Van’a gidip Moğol Hanına herşeyi anlattığı kanısına varmış ve daha fazla beklemeden apar topar Van Kalesine gidip Moğol Han’ın eteğini öpmüştü. Baybars’ı göremeyince çok keyiflendi, boşuna endişelenmişti.

Baybars sözleştikleri günde buluşma yerinde kimseyi görememiş, bir kaç gün oyalandıktan sonra daha fazla beklemenin anlamsız olacağını düşünerek Van Kalesine gitmiş. Baybars, Pervane’nin Moğol Hanı ile samimi ve keyifli olarak konuştuğunu görerek, kendine bir komplo hazırladığından şüphelenmiş ve paçasını kurtarmak için bir fırsatını bulup Pervane’nin komplo teklifini Han’a anlatmış.

Pervane Süleyman merkezi Moğol yönetimine karşı bir komplo düzenlemek üzere Baybars’a işbirliği önermekten, Türkmen isyanını önlemede başarısız kaldığından ve Türkmenleri amacına alet etme suçlarından yargılanmış. İki hafta süren işkenceli bir sorgulamadan sonra suçunu itiraf etmiş ve Van Kalesinde idam edilmiş. Yerine Mevlana’nın oğlu Sultan Veled yeni vali tayin edildi.

Merkezden gönderilen yüzyirmibin kişilik güçlü bir Moğol ordusu Türkmenleri püskürtmüş, izleyerek Toroslar boyunca Akdenize kadar olan bölgedeki Türkmen’leri yediden yetmişe kitlesel yok etmiştir. Bu soykırımda seksen bin Türkmen öldürüldüğü kaydedilmiş. Başarılı Moğol Ordusu bütün bunları iki ay gibi kısa bir sürede tamamlamış.

Bu olayı şiir olarak yazan Sultan Veled Türkmenlerden bahsederken “köpek sürüleri gibi öldürüldüler” demektedir.

Not: Baybars = Pars Bey, Leopar Bey. Kar Leoparı Kıpçakların kutsal hayvanıdır.


Ebubekir isimli

oik0s -- 04.01.2013 - 23:15

Ebubekir isimli hertürlünün ŞAKLABANI çok değil az yukarıda bunları yazmış:

mesnevi de gecen erotik beyitlerin numaralarini ve menafikul arifan da öz ogluna kahpenin(öz karisina) kardesi diyen küfürbaz mevlana dan örnek verdim daha fazlasini ismi gecen eserlerden okuyun..

bütün bu akil almaz ....grafik detaylar bir sairin tarzi olabilir buna hicbir itirazim olmaz..

ama
isminin basinda "hazret" kullanilan
halk tarafindan din büyügü/evliya mertebesine cikarilmis ask! peygamberi ilan edilmis
devletin resmi tarikati ilan edilmis ve yazdigi eserler devlet tarafindan basilip dagitilan bir sahsiyet söz konusu olunca orda durup düsünmek gerekir bu nasil bir tezgah diye..

icinde az da olsa igrenc pislikler olan bir tas icersine bal doldursaniz bunu yiyen cikar mi ?

Kemal Tahir´in "Devlet Ana" romaninda Kesis Benito´nun Mevlevi tekkesine "oglancilik okulu" demesi bu baglamda dikkat cekicidir..

Marx´in "din afyondur" sloganinda vurguladigi da sözde
din büyükleri-nin uygulamalarinda gördügü iste bu yüzdür..


Okudunuz mu ?

O halde, bu yorumdan bi önceki Ebubekir yorumuyla karşılaştırın ve o gün ne demiş bugün ne diyor bi bakın:

Dincinin yüzkarası riyakarlığını, bilgisizliğini, cahil çokbilmişliğini, rüzgar neredeyse oraya yönelmesini ve aslında hiçbir dünya görüşü olmayışının ispatını da izleyin.

Sadece iğrenç buluyorum. Ahlaksızlığı ahlak ile satması ise apayrı bir konu...


Bu arada Kardan adamın

oik0s -- 05.01.2013 - 00:40

Bu arada Kardan adamın uydurma öyküsü (alıntı belli değil) oldukça çarpıcı...


Mevlana 3/5 Selçuklu Rumeli

Kardan Adam -- 05.01.2013 - 07:05

Mevlana 3/5

Selçuklu Rumeli Vilayeti’nde kültür işlerinden sorumlu Mevlana ilk çağrısında halka şöyle seslenir (aklımda kaldığı kadarıyla):
- Gel, kim olursan ol gel,
- İster mecusi, ister Yahudi, ister putperest ol,
- İstersen yüz kere tövbeni bozmuş ol, yine gel!

Çağrısı etkisini hemen gösterir, kısa zamanda Mevlana’nın kalabalık bir çevresi oluşur ve saygınlığı giderek artar. Her dinden bu yeni dine katılımlar olmaktaydı. Asya’lı eski kitap Musevileri Ortodoks Museviler tarafından dışlandıkları için toptan Mevlana’ya katılmışlardı. Vezir Celaleddin Karatay yaptırdığı tapınağı Mevlevi’lerin hizmetine verdi.

Daha sonraki yıllarda bu tapınak, Karatay Medresesi olarak İslami bir kimliğe bürünmüş, bugün ise çini müzesi olarak kullanılıyor. Hem medrese süslemeleri hem de Valilerin Beyşehir Gölü kıyısındaki yazlık saraylarının duvar süslemeleri arasındaki, klasik İslami motiflerden çok farklı olan, Budizm izlerini taşıyan yıldız ve gezegenler, yönler, gamalı haç motifleri, Sümer dininin izlerini taşıyan güneş tanrısı sembolleri, insan ve hayvan figürleri, bereket ağacı resmi aynen korunmuş. Bu şekillerin anlamını çözebilmek için Budistlerin Mandala Yazıtlarına (sözlük) ve Çin kaynaklarına baş vurmanız gerekirmiş.

Ne var ki Türkmenler merkezden gönderilen güçlü bir Moğol ordusu sayesinde Toros’larda yok edilmişlerdi. Bu kötü olay nedeniyle Selçuklu yönetimine karşı halktan gelen pasif direniş sonucu, Mevlana’nın önderlik ettiği bu yeni din gelişemeden kayboldu, küçük bir tarikat niteliğinden öteye gidemedi.

Mevlana başarabilseydi çok iyi olacaktı. Anadolu’nun böyle bir dine gerçekten gereksinimi vardı. Çünkü Musevi’ler kendi içlerine kapanıp kalmışladı, Hristiyanlık küçümseniyordu, İslamiyet ise Anadolu’ya ters geliyordu. Mevlana’nın kurduğu yeni din bu nedenlerle kısa zamanda taraftar bulmuştu. Yazık oldu, Anadolu çok güzel, ilerici bir dine sahip olabilir ve 1500 yıldır zorla kabul ettirilmeye çalışılan bugünkü eklektik Arap dinine gerek kalmazdı.


Mevlana'nın yanlış

G Milat -- 05.01.2013 - 08:36

Mevlana'nın yanlış anlaşıldığı konusunda tartışmalara çok şahit oldum. Konya'da yetiştirilmiş Amerikalı Mevlevilerle konuşma, aynı sofrada bulunup ibadetlerine şahitlik etme fırsatım olur sıklıkla. Onların da teyit ettiği gibi Mevlevilik, özünde İslam'dan daha farklı ama yine de İslam kurallarına göre şekillenmiş bir tarikat. Fakat yine de kendilerini biraz daha farklı tutup şer-i kanun ve kuralları tanımadıklarını sıklıkla belirtiyorlar.

Aşağıda bir yazı aktaracağım, yazıda şöyle bir bölüm var. Özellikle bu kısmı tartışmaya açmak istiyorum. Reenkarnasyon ve Evrim ile ilişkilendiriyorlar.

"Ya buna ne buyurulur? Veya evrim’i, tekâmül’ü yoksayan asıl o inkârcılar ne buyururlar ki?

Tıpkı çimenler gibi defalarca büyüdüm
Yediyüz yetmiş kalıba girdim.
Daha önce madendim, öldüm bitki oldum,
Öldüm, bu kez hayvan oldum.
O halde neden ölümden korkayım.
Gelecek sefer öldüğümde,
Kanatlarım, tüylerim olacak
tıpkı melekler gibi…
Sonra daha da yükseklere uzanıp meleklerden,
Hayâl dahi edilemeyen bir şey olacağım.”"


Evrim konusunda bana inandırıcı geldiği söylenemez. Ama şahsen, reenkarnasyonu kastetmiş olabileceği konusunda şüphelerim var.

Dizelere bakılırsa, bitki oldum, öldüm; hayvan oldum...... diyerek bir devinimi ve yeniden var oluşu anlatıyor gibi geldi. Her ne kadar reenkarnasyon tam olarak yeniden diriliş olmasa da (kademelerinden dolayı) yine de hafifçe o hissiyat verilmiş gibi.. Tabii edebiyatçılar daha iyi bilir bu şiirde anlam mevzularını..

Neyse yazıyı okumanızı tavsiye ederim:

Mevlana'yı Anlamak :http://www.derki.com/ezoterik/item/2091-mevlanayi-anlamak

***

Yazının görünür olması için makaleyi direkt buraya alıyorum.

Mevlana'yı Anlamak

Yakın geçmişte de bugün de kimi ciddi araştırmacılar ve bilim adamları tasavvufun, islamın katı skolastik inanç ve uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktığını; bu arada onun hristiyanlıktan da, kadim Mısır, İran, Hint ve Çin felsefelerinden, hattâ şamanizmden bile etkilenmiş olduğunu öne sürmektedirler. Bu etkileri gizlemek amacıyla bugün çoğu tasavvuf ehlinin sözleri, dilimize gerçek söylemlerine hiç de uygun olmayan biçimlerde çevrilmekte, kendi sözlerinden çok, çarpıtılmış yorumlarla aktarılmaktadır.

Bu arada hemen belirtelim ki geçmişte pek çok tarikat tasavvufî değildi, bugün de değildir. Hattâ o zaman tasavvufî nitelik arzedenler de zamanla bu vasıflarını yitirmiş, şeriatın ve taassubun boyunduruğu altına girmişlerdir. Bizim yazar ve yorumcularımızın da yıllardır çabaları Mevlânâ’yı şeriatın dar kalıplarına ve dinsel şekilciliğe sokup onun sufî fikirleri yerine, din ile ilgili (ve o gün için zorunlu) söylemlerini öne çıkarmaktır. Tabii o zaman da hem Rûmî’den geriye pek az şey kalmakta hem de o büyük düşünce insanının evrensel yönü yok edilip sıradan bir vaiz düzeyine indirilmiş olunmaktadır.

Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan onun dinadamı ya da bir teolog olması değildir; öyle binlercesi var. Onu yücelten ve kendi deyimiyle ‘gönüllerde yer bulmasını’ sağlayan, ileride göreceğimiz gibi, engin hoşgörüsü, sevgi insanı olması, bugün için de doğru olan yollardan birisini ‘işaret etmesi’, insanlara bir yandan özgüven aşılarken diğer yandan korkularını giderip zihinsel bakımdan arınmalarını sağlayarak onlardaki dinsel taassubu yıkmış olmasıdır. Onun bir diğer özelliği de gerçek bir ‘başkaldırı insanı’ olmasıdır. Zaten bu yüzden yabancılar onu bizden daha iyi anlamakta, ya da her inançtan insan onda kendinden bir şeyler bulabilmektedir.

Mevlânâ’nın da tıpkı Ahmet Yesevî gibi, farklı din ve inançlardan öğrencileri vardı. Şeriatçı ve baskıcı olsa böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Ama nedense koşullu ve artniyetli yorumcular meselenin bu tarafından hiç sözetmezler. Onun, “Putperest olsan da, mecusî olsan da…, tövbeni bin kez bozmuş olsan da gel!... Bizim dergâhımız, umutsuzluk dergâhı değildir.” derken kastettiği hiçbir biçimde, gel sen de dinini-inancını değiştir anlamında bir söylem değildir. O yüzdendir ki ‘evrensel’ olabilmiş; o yüzden cenaze törenine, her inanç ve anlayıştan kişiler tarafından ona duyulan büyük sevgi ve saygıdan dolayı, hem de o devirde papazlar ve hahamlar da dahil, kültürel bakımdan çok farklı inançların mensupları katılmıştır (1273).

Onun anlayışına ve felsefesine ‘mevlevîlik’ adının verilmesi büyük üstadın vefatından sonra olmuştur. Gerçek anlamıyla mevlevîlik öylesine bir deryadır, yaşayan ve gelişen bir anlayış, uzun bir yürüyüştür, o nedenle de öylesine ferâset gerektirir ki; bu yüzden onun derinliği sadece herhangi bir şeyhin iz’ânına da insafına da bırakılamaz. Tabii akademik unvanı olsun veya olmasın, sadece skolastik din eğitimi almış ve onun üzerine başka bir şey koyamamış o resmî, taraflı ve tutucu yorumcuların dinsel yorumlarına da sığdırılamaz.

Bugün ‘islam mistik düşüncesi’, ya da ‘islam mistisizmi’ başlığı altında ne zaman arama yapmaya kalksanız, karşınıza çıkacak ilk isimlerden birisi mutlaka Celâleddin-i Rûmî olur. Ama şer’î islamın kendi mistisizmi yoktur. Hem şeriat hiç kimseye böyle bir özgürlük tanımaz hem de mistik olmaya başlandığında skolastik dinselliğin kurum ve kavramlarıyla çatışmanız, o şer’î hükümlerin ister istemez dışına çıkınca da din adamları cumhûrundan önce dışlanıp sonra da suçlanmanız kaçınılmaz olur. Çünkü mistiklik evrenseldir, doğaldır; onun özgürlüğü herhangi bir dinin dar kalıplarıyla sınırlandırılamaz. Yani ancak ‘kültürel’ bakımdan o dinsel çevre içerisinden çıkabilmiş mistik’ten sözedilebilir. Nitekim dikkatle incelediğinizde, dinsel propaganda kaygılarını çoktan aşabilmiş ve evrenselliğe yaklaşabilmiş olan büyük mistiklerin sözlerinden, kültürel kökenlerinin Hindu, Budist, Taocu veya Zen… olmasına bakmaksızın ve en küçük bir rahatsızlık duymadan içsel yolda sizi aydınlatabilecek çıkarımlamalara, değerlendirmelere erişebilirsiniz. Bunun nedeni bütün mistiklerin aynı kaynaktan nemalanmaları, farklı dillerde ve az çok değişen varyantlarla da olsa gerçekte aynı ana yolu izlemekte olmalarıdır. Hangi tâli yolu ya da yürüyüş biçimini tercih etmiş olsalar da ortak yönleri gönül dostu, şefkat ve merhamet sahibi, şiddet karşıtı, hoşgörülü ve çevreye duyarlı insanlar olmalarıdır…

Mevlânâ kendisinden önceki büyük düşünürleri doğru anlayıp özümseyebilmiş bir düşün adamı ve insandaki fiziksel ve ruhsal evrime ışık tutabilmiş, onu doğru yorumlamış ender şahsiyetlerden birisidir.

Mansûr’dan sonra ‘Vahdet-i Vücûd’ (Varlığın birliği) kavramının en büyük düşünürü olan Ferideddin-i Attâr (1119-1193) insanın çeşitli aydınlanma aşamalarından geçtikten sonra ‘insan-i kâmil’ düzeyine ulaşabileceğini savunurdu (‘nirvana’ fikri ile benzeşir). Düşünceleriyle Yûnus Emre’yi, Mevlânâ’yı ve Ömer Hayyâm’ı büyük ölçüde etkilemiştir. Ama ne yazık ki islamın aydınlık yüzü demek olan ve düşünsel kökleri hiç tartışmasız Uzakdoğu inanç ve felsefelerine uzanan böylesine aydınlık ve ilerici insanların çoğu zulme uğramıştır. Dinsel metinlerde böylesi fikirlere rastlanmaz, aksine bunlar şirk ve inkâr kabul edilir. Nitekim cezalandıranlar ya şeriat mahkemeleri, ya da şer’î hükümlere göre karar veren emirler, halifeler, şeyh’ül islamlar (kısacası ulemâ)dır. Bugün de islam tasavvufu, kökleri kurutularak neredeyse yok edilmiş olmasına rağmen, skolastik islamcılar tarafından hâlâ şüphe ile karşılanır, dinsel söylemlerde kendilerinden pek sözedilmez, adetâ yoksayılır. Zira çok iyi bilinmektedir ki aydınlanma kapısı bir kez aralandı mı artık o cazibeye karşı konulamaz; onun ışığına yüzyılların kiri-tozu kâretmez; sonunda şeriatçı, gerici-ortodoks dinselliğin de tozu atılır. Bugün de islam adına din öğretimi yapılan okullarda ve yüksekokullarda tasavvuf ya hiç öğretilmez, ya da tamamen çarpıtılarak ve üstünkörü anlatılır.

Dilerseniz şimdi biraz Mevlânâ’ya kulak verelim:

Hep odur var olan da, yok olan da.
Odur kaynağı acının da, kıvancın da.
Yok görecek göz sende, olsa görürdün;
Yalnız o var baştan aşağı senin varlığında.

Mevlânâ acaba boşuna mı “Ey tanrıyı arayan, aradığın sensin” demiştir… Siz ne dersiniz?


Dinci şeriatın kadını ikinci plana itmesine karşı, o büyük insanın kadınlarımızla ilgili sözleri hayret edilecek kadar çağdaş olup, bugünün tutucu dinsellerine de yüzyıllar öncesinden gelen bir mesaj olmalıdır. Bakınız;

“Sizler kadının kapanmasını istedikçe herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o zaten iyilik yoluna gidecektir. Yüreği kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiçbir şekilde etkileyemezsin.”

“Kıskançlık denen şeyi bilme. Cahillerdir kadından üstün olduklarını sananlar. Cahiller kabadır. Sevgi ve güleryüz nedir bilmezler. Bunlar hayvanî niteliklerdir. Ancak hayvanların erkekleri dişilerinden üstündür. Seven erkek ise kadına eşittir.”

Böyle bir konu, ancak bu kadar güzel, yalın ve yürekten açıklanabilirdi… Peki siz bütün bunların, kadını aşağı gören klasik-skolastik, tutucu dinsel yoruma ve şeriat ilkelerine uygun olduğunu söyleyebilir misiniz?

İşte onun ‘sürekli evrim’e ilişkin düşünceleri:

“Nasıl ki önce balçık iken, sonra maden, daha sonra da bitki olduysan; bitkiden hayvana, hayvandan insana döndüysen; o vakitler bu yolculuğun neresinde olduğunu bilmiyorsan; bundan sonra da gideceğin çok yol, uğrayacağın yüzlerce âlem var.

Yoldaki işaretleri izle ve ondan sapma. Sapar veya o işaretleri değiştirmeye kalkarsan (asıl o zaman) günahkâr olursun.”

Pek çok kez şu örnektekine benzer şeyler söylemiştir:

“Ne hristiyanım, ne yahudi; ne mecûsî, ne de müslüman.
Ne Doğulu, ne Batılı; ne karadan ne denizden.
Ne dünyadanım, ne ahretten; ne tamudan, ne cennetten.
Ne Havvâ’dan, ne Âdem’den; ne Aden’den, ne de Firdevs’ten.

(Aden, Âdem’in kovulduğu, yani geldiği Cennet; Firdevs ise, gidilecek Cennet’in bağlık bahçelik olan zevku safâ yeridir.)

Ve ardından şu çok ünlü dizeleri söyler:
“Nişânım nişansız gerek, mekânım mekânsız gerek.
Ne ten gerek, ne cân gerek; ben Canân’ın cânıyım.”

Doğru anlaşılmasına yardımcı olmak amacıyla ekliyoruz. Burada söylenen şudur: Bir iz ya da kanıt aramam. Bana herhangi bir mekân veya yer de gerekmez. O yolda bedene de rûha da gerek yok. O da gerekmezdi ya, ben bu cânı (geçici olarak) Cânan’dan (tanrıdan) aldım.

Farklı yorumlayacak olan varsa buyursun…

Şu söylemi şeriatçı dinselleri çok kızdırmıştır:

“Ben onu her yerde aradım: Haç’ı ve hristiyanlığı çok inceledim, ama o çarmıhta değildi… Hindu tapınaklarında, antik devir pagodalarında da yoktu… Kâbe’ye gittim, orada da değildi… İbn-i Sinâ’ya sordum, o da bilemedi… En sonunda yüreğime baktım; işte oradaydı… Sadece orada, başka yerde değil…”

Devam edelim…

“Akıl ancak hakikatin gölgesidir.
Ve o gölge, günışığıyla yarışamaz.” (Burada sözedilen Şems’tir)

“İnsanın rûhunu seyretmek (temâşa) için (onunkinden) yükseğe çıkmalısınız."

“Ey gönül!
Bu hilelerle dolu zindanda
Onu-bunu birbirinden ayırt edeceğine
Sana ıstırap veren bu cehalet kuyusundan ayrıl da,
Biraz dışarıda bekle.”

Burada zindan, akıl; ayırt eden, ego; cehalet kuyusu ise zihindir. Erdeme ve bilgeliğe ancak bunlardan kurtulmakla erişilebilecektir.

Bunlar Tao’nun, Budha’nın ve Zen’in de ortak söylemleridir. Ama kesinlikle şer’î dinselliğin değil. Çünkü onda kayıtsız-şartsız, şeksiz-şüphesiz itaat vardır.


Şems için yazdığı şiir ne güzeldir… Mealen ve biraz kısaltarak, ama o duyguyla aktarmaya çalışıyorum:

“Avluda birlikte otururken ne mutluyduk
İki ayrı sûret, sen ve ben.
Ama bir can gibiydik, kuşlar âb-ı hayat sunarken,
Sen ve ben.

Sen senlikten kurtulurdun, ben benlikten,
Vecd ile bir olurduk tek sözcük bile etmeden.
O sıra hem Irak’ta olurduk, hem de Horasan’da,
Aynı anda sen ve ben, birlikte ve buradayken.”

Ya buna ne buyurulur? Veya evrim’i, tekâmül’ü yoksayan asıl o inkârcılar ne buyururlar ki?

“Tıpkı çimenler gibi defalarca büyüdüm
Yediyüz yetmiş kalıba girdim.
Daha önce madendim, öldüm bitki oldum,
Öldüm, bu kez hayvan oldum.
O halde neden ölümden korkayım.
Gelecek sefer öldüğümde,
Kanatlarım, tüylerim olacak
tıpkı melekler gibi…
Sonra daha da yükseklere uzanıp meleklerden,
Hayâl dahi edilemeyen bir şey olacağım.”

Bu fikirler, daha ilk sözcüğünden son sözcüğüne kadar tümüyle ve temelinden şeriata aykırıdır.

Rûmî’nin şu söylemini, dilediğiniz bir Zen metninin içine koyunuz; aslâ aykırı durmadığını göreceksiniz:

“Ten, gerçekte ışıltılı olan can aynasının tozudur.
İçimizdeki güzellik görünmüyorsa, nedeni bu toz ve kirdir.”

Buradaki ten, hem vücut, yani beden hem de dışsallık anlamındadır. Can ise basit anlamda ruh ve hayâtiyet, sufî literatüründeki daha derin anlamıyla ise, insanda ancak cüzz’ü bulunan, ‘varlığın özü’ yerine kullanılır. Kimi zaman da ‘gönül’ yerine kullanıldığına rastlanmaktadır. Zaten tasavvufta tanrı, sevgi olduğundan ‘Cânan’, ‘Cân-bahş’ sözcükleri de tanrı yerine kullanılabilmektedir.

Mevlânâ’ya bir kez daha, bir başka şiiriyle kulak verelim:

“Ey hacca gidenler, nereye böyle?
Tez geri dönün o çöllerden, bu yöne.
Aradığınız sevgili burada, hem de bitişik komşunuz;
Durun eğer gördünüzse sûretsiz sûretini onun,
O zaman hacı da sizsiniz, Kâbe de; ev sahibi de siz.”

Mevlânâ’yı doğru anlamaktan sözediyorduk. Bütün bunlar üstâdın istense de yanlış anlaşılamayacak olan özlü sözleridir. Ama birileri bütün bunların varlığından ve dile getirilmelerinden öylesine korkmaktadırlar ki…

Bakınız, islam kültürü ile yetişmiş bir düşünür olup, kendisi de uzun yıllar şeriatın ve onun temsilcilerinin yakın takip ve suçlamalarından kurtulamamış olan Gazâlî ne diyor: “Bir çocuk, bir yetişkinin bilgileri hakkında fikir sahibi değildir. Sıradan bir yetişkin, okumuş kişinin bilgisini anlayamaz. Aynı şekilde okumuş ama gelişmemiş kişi de âriflerin veya sûfîlerin deneyimlerini anlamaktan âcizdir.”

Tarihsel kökenleri çok daha eskilere gitmekle birlikte, islam kültürü ve düşüncesi içindeki sûfîliğin, daha başından batınî bir topluluk olarak geliştiği ve kendilerine ilk kez 620-623 yıllarında ‘ashâb-ı suffe’ adının verildiği söylenmektedir.

Sûfîlere göre hayat denizlerde başlamıştır ve insanın evrimi devam etmektedir, edecektir. Skolastik dindarların yadırgadığı bu düşünceler, uzun yıllar sonra Darwin ve diğer evrimciler tarafından benimsenmiştir.


Lütfen dikkat ediniz. Birleşmiş Milletler’in kabul ve ilan ettiği bir Mevlânâ Yılı geldi geçti. Başta ABD olmak üzere pek çok yerde de kutlandı. Zaten büyük üstâdı orada bizden daha iyi tanıyor ve tanıtıyorlar. Nedeni daha doğru anlamış olmalarıdır. Ama bakınız, yine tarihi bir fırsatı kaçırdık. Çünkü maalesef en cılız, yetersiz ve Mevlânâ gerçeğini, onun evrenselliğini anlamakta da anlatmakta da yetersiz olan etkinlikler, o büyük zâtın yaşamının en verimli yıllarını geçirdiği yer olan ülkemizde yapılanlardır. Kendi değerlerimize sahip çıkamıyor, tanıtamıyor, onlarla öğünemiyoruz . Üstelik bir de çarpıtıyoruz. Nedeni, skolastik dinciliğe ve onun yapay, aşırı kuralcı ve statükocu şeriatına böylesine meftun ve bilmeden medyun olmamızdır. Mevlânâ’yı bilemediğimiz içindir ki Şems bize ‘anarşist ruhlu’ gözüküyor. Oysa ki birbirlerini ‘bütünleyen’ bu iki şahika birlikte değerlendirildiklerinde ikisinin de ‘başkaldırı’ insanı oldukları gerçeğiyle yüzyüze geliyoruz.

Başkaldırı bilinçli bir eylemliliktir; sahte benliğin içimizdeki cevheri bastırmasına, karartmasına karşı koyma hâlidir. Yaşama coşkusunun, cahilliğe ve idraksizliğe isyanın ürünüdür. Ama özünde yıkıcı değil, yapıcıdır. Dünyayı ve evreni doğru yorumlama ve değiştirme çabasıdır. O nedenledir ki biat kültürüyle yetişen ve onunla yetinen skolastik dinciler, evrensel yaşamı bütünüyle ve olanca nedenselliğiyle görüp değerlendirebilme yeteneği dumura uğratılıp basmakalıp ve tekdüze hâle getirilerek şekilciliğe boğulmuş sözde izdeşler, Mevlânâ’yı da Şems’i de anlayamazlar. Zihinsel sıkletleri de, algılama kapasiteleri de, çözümleme yetenekleri de buna yetmez.

Ama gerçek dindarlar anlarlar…

Biz şöyle diyorduk; madde nasıl sadece görülebilir-hissedilebilir olan maddeden yapılmamışsa, ruhun yapıtaşında da ruhtan başka şeyler gizlidir… Çünkü her oluşum bünyesinde daha alt düzeydeki enerji oluşumlarından bileşenler barındırdığı gibi, daha üst düzey oluşumların ve varoluş unsurlarının da geliştirilebilme potansiyelini taşır (bu konu ‘İnsanın Dört Boyutu’ başlıklı yazımızda ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bkz: DerKi, sayı 33). Böyle olduğu içindir ki Mevlânâ’nın söyledikleriyle geçmişte Darwin’in, bugün ise bütün büyük kuantumcuların, örneğin Fred Alan Wolf’ün kuramları uyuşabilmektedir. Ve yine böyle olduğu içindir ki, Rûmî’nin söylemiyle, “Önce taş, toprak, bitki; sonra hayvan ve derken insan olunur. Daha sonra da (eğer başarılabilirse) tekâmül edilerek, meleklerden de üstün başka bir varlığa dönüşülebilir”. Kuantum’un, kadim bilgeleri doğruladığı esas nokta, ‘hep burada varolduğumuz’, ya da Budha’nın ikibin beşyüz yıl önce dediği gibi, zamanda ‘sadece ad ve biçim değiştirdiğimiz’ gerçeğidir. Bütün bunlar zaten sürekli yenilenmeler ve bu amaç için yeniden doğumlar olmaksızın gerçekleşemez. Reenkarnasyonun temelinde geçmişe, şimdiye ve geleceğe saygı vardır; varolan her şeye duyulan şefkat vardır. Bunlarla birlikte, doğal olarak her şeyin ve herkesin gelişebilme ve tekâmül yeteneğine, ondaki bu potansiyele inanç vardır ki, bu da şefkatin yanında merhametin de kaynağıdır. Sûfîlerin de, gerçek kuantumcuların da sevgi dolu ve kucaklayıcı olmalarının nedeni budur.

Mevlânâ ne diyordu: “Aslında daha yüksek sözler söylemek gerekir ama; o vakit bizim yolumuzu da, tarzımızı da bilmeyenlerin başları döner, akılları iyice karışır.” Hallâc-ı Mansûr için de, bir soru üzerine şöyle söylediği rivayet olunur: “Onu, açıklanmaması gerekenleri uluorta konuştuğu için astılar. Biz, bizdekileri âşikâr etsek, Hallâc bizi asardı…

Kısaca toparlamak gerekirse;

Mevlânâ bir dinbilgini ya da sıradan bir dinbilimci değildir. Büyüklüğü ve değeri de oradan gelmez. Zaten öyle olsaydı evrensel olamazdı. Doğal olarak içinden yetiştiği kültüre daha fazla yabancılaşmasını beklemek haksızlık olurdu, ama eserlerine bakınız; bugün din okullarında okutulan fıkıh, akâid, kelâm, hadis… gibi konuların onun felsefesinde, özellikle de Şems’ten sonra, ne kadar az yer tutmuş olduğunu kolayca göreceksiniz. Çünkü onun derdi ne dinin katı kuralları, ne de dinsel şekilcilik olmayıp, öncelikli olarak insan ve onun nasıl yüceltileceği idi. Bugün de skolastik din okullarında hiçbir kitabı okutulmaz, hattâ üzerinde derinliğine tartışılmaz bile. İslam enstitüleriyle ilahiyat fakültelerinde sürekli olarak tasavvufun anlaşılması güç, bol miktarda mecaz ve alegori kullandığı için iman ve itikat bakımından da oldukça riskli, hattâ ‘sakıncalı’ olduğu öğretilir.

Yani Rûmî hiçbir zaman için bir islam din âlimi (!) değildir, öyle kabul edilmez ve kendisinin de öyle bir amacı olmamıştır. Zaten o gün, hem bir şeriatçı hem de ‘gönül ehli’ olabilmek mümkün değildi; bugün de değildir; hiçbir zaman da mümkün olmayacaktır… Farklı din ve inançlara sahip olanların ona bu derece yakınlık, hattâ hayranlık duyabilmeleri, onu benimsemiş ve onda kendilerinden bir şeyler bulabilmiş olmaları bu yüzdendir.

Mevlânâ bir bakıma sûfî düşüncesinin, şeriatın dar kalıplarından tekâmüle, tutuculuktan özgürlüğe, katılıktan hoşgörüye, şekilcilikten sevgi ve bilgeliğe taşındığı zirvelerindendir. Ama nedense birileri onu hep bir islam düşünürü gibi göstermeye çalışmakta, böylelikle de gerçek büyüklüğünü göz ardı ederek onu ısrarla dinin dar kalıplarına sokmaya çalışmaktadır. O zaman ise bilerek veya bilmeyerek onun evrensel felsefesi gözlerden uzak tutulmuş olmaktadır.

Her düşünce adamını kendi gününün, yaşadığı dönemin ve ortamın koşulları içerisinde değerlendirmek gerekir. Bu yapılabilirse Rûmî’nin gerçek değeri ve mücadelesi daha doğru anlaşılabilecektir.

İşin ilginç yanı, tasavvuf ehlinin, tasavvufun daima varolduğunu ama çok farklı biçimlerde uygulandığını söylemeleridir. Bir de şunu derler: ‘Tasavvuf, biçimsel ve görünürdeki dinden, şekilci dinsellikten çok daha derindir. Hattâ gerçek dindarlık, tasavvuf olmaksızın anlaşılamaz’. İşte belki de bunun içindir ki ‘bilenle bilmeyen bir olmaz’.

Bir başka gün de Yûnus’tan söz ederiz. Şu sözleri yazıya döken o Koca Yûnus’tan:

“Oruç, namaz, zekât, hacc cürm ü cinâyettir;
Fakir bundan âzaddır, hass-ı heves içinde.”

Zihnimizin koşullanmasına ve bilincimizin karartılmasına karşı koyacak güce, bilinenleri doğru yorumlayabilecek şuurlu inanca erişebilmemiz umuduyla…

Yazan A. Kerim Soley








Mevlana için her anlatı

oik0s -- 05.01.2013 - 11:53

Mevlana için her anlatı doğrudur.

O aynı günümüz dincileri gibidir. Bir bu yana bir o yana -kendi iktidarının gücü adına- salınıp durmuştur. Konu kah kadındır kah kadın değildir.

O sıkıcı mesnevileri okudum. Kendi seçtiği "ahlak" ve "yaşam" konulu başlıklara atıflar yapar durur. Ne yazdığıyla hiç ilgilenmediğimi söylemeliyim.

O BİR FAŞİSTTİR. İktidarının geleceği için alevileri moğollara satmış ve onları öldürtmüş biridir. Bir katildir. Bu nedenle ne söylediğinin hiçbir önemi yoktur.


oikOs sen duygusuz,

Yabancı -- 05.01.2013 - 14:42

oikOs sen duygusuz, derinliksiz, bütünlüksüz, ahlaksız, sevgisiz bir insansın. Yani kesin öyledir. Git diyanete asrı saadet kampanyalarından faydalan derim. Makam, mevki, yükseklik, yücelik ve hatta dilediğin gibi eğip bükebilme hakkı. Kudreti görüyor musun? Aaaah nerede sende o idrak :))


Mevlana 4/5 1204 yılında

Kardan Adam -- 05.01.2013 - 16:45

Mevlana 4/5

1204 yılında Haçlı ordusu Stanpoli’yi (Constantinopoli’nin halk ağzında söylenişi) ele geçirdi ve tarihte eşi görülmedik bir yağma ve kültür katliamına girişti. Latinler Stanpoli’yi elli yedi yıl ellerinde tuttular. Bir Bizans tarihçisi “Stanpoli’nin eski haline gelmesi için üç yüz yıl gerekir” diye not düşmüş. Aynı tarihlerde batıya doğru ilerleyen Moğol ordusunun önünden kaçan Asya’lı aydınlar Anadoluya akın ettiler.

Bunların arasında Bağdat’tan İran asıllı Şeyh Evhad’ud Din-i Kirmani, kızı Fatma ve öğrencisi Nasir’ud Din Mahmut, Horasan’dan Hace Bektaş, Yunus Emre gibi isimler vardır. Gelenler Kıpçak egemenlik bölgesi yerine, kültür politikalarını kendilerine yakın buldukları Selçuk egemenlik bölgesindeki Orta Anadolu kasabalarına yerleştiler. Nasir’ud Din Mahmut, Şeyhi Evhad’ud Din-i Kirmaninin kızı Fatma ile evlendi.

Gelenler Anadolu’daki Moğol egemenliğine karşıydı ve bu nedenle Türkmenler tarafından çabucak benimsendiler. Türkmenler bu aydınların önderliğini ve fikirlerini kabul ettiler, saygı duydular. Şeyhin ölümü üzerine yerine geçen Nasir’ud Din Mahmut artık Türkçe adla yani Ahi Evren adıyla anılıyordu.

Selçuk’lular Türkmen direnişini kırmak için önderleri Karamanoğlu Mehmet Bey ve Baba İlyas’ı idam edince Türkmenler yediden yetmişe ayaklandılar. İnsanlık tarihinde ilk kez bir “halk” “Vatan Savunması” yapmaktaydı. O dönem için ütopik bir devrim sayılabilecek bu hareket, olgunlaşmamış olarak doğdu ve doğal olarak korkunç bir Türkmen katliamıyla son buldu. Zira Moğollar katliam uzmanlarıydı, Cengiz Han da yedimilyon Göktürk’ü aynı şekilde yok etmişti

Katliama rağmen Türkmen varlığı Ahi Evren önderliğinde devam etti. Moğol ordusu geri dönünce Selçuk Sultanı, Ahi Evren’e Konya kapılarını savaşmadan açmak zorunda kaldı. Daha sonraki yıllarda ters esen politik rüzgarlar üzerine Ahi Evren Konya’yı terk ederek arkadaşlarıyla birlikte Kırşehir’e çekildi.

Mevlana’nın kışkırtmasıyla, Selçuk Sultanı Nureddin Caca, 1261 yılında Ahi Evren, yani Şeyh Nasir’ud Din Mahmut’u, evine baskın yaparak öldürttü. Yine aynı tarihte Latinler Constantinopol’u Bizans’a terketmek zorunda kaldılar.

Türkmenler, Ahi Evren diye anılan Nasir’ud Din Mahmut’u hiç unutmadılar. Onu NASRETTİN HOCA olarak ölümsüzleştirdiler.


Hiç sorma Yabancı,

oik0s -- 05.01.2013 - 17:31

Hiç sorma Yabancı, maalesef tükenmişiz:)


Mevlana 5/5 Bizans’lardan

Kardan Adam -- 06.01.2013 - 06:24

Mevlana 5/5

Bizans’lardan kalan Konya Kalesinin duvarlarından birinde bir çatlak oluşmuş ve giderek büyümeye başlamış. Selçuklu yöneticiler kale duvarının tamir edilmesi için bir Rum usta ile anlaşmışlar. Duvarın çatlayan bölümü yıkılacak, yerine yeni duvar örülecekmiş. Usta işe başlamış ama duvarı yıktıktan sonra görmüş ki işin hacmi öngörülenden daha büyük. Bunun üzerine bu fiata yapamayacağını bildirerek artış istemiş.

Sinirlenen yöneticiler Rum ustayı kovmuşlar ve bu işi ilk belirlenen fiatla yapmayı kabul eden bir Türk ustaya vermişler. Olayı haber alan Mevlana hemen isyan etmiş: “Ne yapıyorsunuz yahu olur mu öyle şey, tam tersi olmalıydı” diyerek aşağıdaki öyküyü yazmış:

Mevlana’nın Öyküsü:

Tanrı dünyayı yaratmış keyifle seyrediyormuş. Dereler, tepeler, denizler, göller, ağaçlar, çiçekler, kuşlar böcekler, her şey yolunda ama eksik bir şeyler var. Uygarlık yok ortada. Bunun üzerine Tanrı Rumları yaratmış ve Rumlar başlamışlar inşaatlar yapmaya, kentler kurmuşlar, yollar yapmışlar. Böylece bitki ve hayvanlardan ibaret dünyaya uygarlık getirmişler.

Tanrı mutlu mutlu olanları seyrediyormuş. Zamanla o kadar çok şey yapılmış ki, artık yer yüzünde inşaat yapacak yer kalmamış. Yapılanlardan bazılarının yıkılması gerekmiş. Tanrı bunun üzerine Türk’leri yaratmış. Ve başlamış Türkler yıkmaya, önlerine gelen herşeyi yıkıp geçmişler.

İşte o gündür bu gündür Türkler ha babam yıkarlar, de babam yıkarlar.

Öykü burada bitiyor. Mevlana’ya ne kadar hak verirsiniz bilmem. Anadolu Türkleri uzun yıllar önce aşiret kimliğini kaybedip yerleşik düzene geçmişler, yani Türkmen olmuşlardı. Göçebe geleneği olan yıkıcılık, çapulculuk, soygunculuk, hırsızlık, baskın, katliam günleri geride kalmıştı. Bu nedenle bence Mevlana’nın Türk düşmanlığının köklerini geçmişinde aramak gerekir. Belki de çocukluğunu yaşadiği Kuzey Afganistan’da Türklerle ilgili kötü anıları vardı.

Yarın son söz


Mevlana - Son Söz Osmanlı

Kardan Adam -- 06.01.2013 - 13:06

Mevlana - Son Söz

Osmanlı devlet politikası gereği Anadolu’da yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin dışında kalan halk Sünni İslam kimliğe bürünecekti. Bu nedenle kimi zaman askeri hareketler, kimi zaman da sivil polis tarafından faili meçhul cinayetler işlenmiş. Şeyhülislamlar da bu katliamlara yeşil ışık yakmışlar.

Göller bölgesinde onbinlerce Alevi Türkmen aile ölüm kuyularına atılmış, yerlerine Doğu Anadolu’dan İslamiyeti kabul eden Ermeniler ve başka göçmenler yerleştirilmiş. Bugün Göller bölgesinde dağlarda yaşayan sarışın insanlara karşın, ovada yaşayan esmer insanlar bu olay sonucudur. Göller bölgesi örneği bir tipleme. Tüm Anadolu’da yapılan budur. Böylece Anadolu’daki Alevi çoğunluk azınlık durumuna üşürülmüş, sünni azınlık ise çoğunluk yapılmış.

Bu devlet politikası Cumhuriyet döneminde de korunmuş. 1880 lerde %60 ı Müslüman olan Anadolu 50 yıl içinde yeryüzünde görülmemiş bir hızla %95 Müslüman ülke haline gelmiş. Hatta daha da ileri gidilerek Alevi katliamlarının yeniden sahneye konulmasına ve sünni nüfüsü ezici bir çoğunluk haline getirilmesine bile çalışılmıştır. AKP hükümetlerleri bu devlet politikasının sona ermesi için ciddi adımlar atmışa benzer.

800 yıl önce Asya’dan göçen aydınlar da bu dönüşümden nasibini almışlar. Yunus Emre yalnız adamdı ama Hace Bektaş, Hacı Bektaş yapılmış ve Yeniçerilerin himayesine girerek canlarını kurtarmışlar. Mevlana’nın eserleri İslami figürler ile bezenmiş, geçmişi yeniden kurgulanmış. Oysa ki hiç bir İslami kitapta Mesnevi’deki cinsel içerikli öyküler yer almaz.

Mevlana’yı seversiniz veya sevmezsiniz ama takdire şayan biri olduğu muhakkak. Politik tavırlarını bir yana bırakırsak (ki bırakmak daha doğru olur) pek çok olumlu mesajını görebiliriz. Onu yargılarken ya da değerlendirirken içinde bulunmuş olduğu koşullardan soyutlamamız gerekir. Şu da bir gerçek ki, 800 yıl sonrasına bile mesajlar verebilen, tüm dünyadaki her kültürden insanı etkileyebilen, herkesi kucaklayabilen, zeki yapıcı ve karizmatik bir kişiliktir. Başarılı olmuş olmasını çok isterdim.


Yok yok tükenmeyiz bir

Yabancı -- 06.01.2013 - 18:49

Yok yok tükenmeyiz bir gideriz bin geliriz :)


Öz kaynak olarak kuranı

Yabancı -- 06.01.2013 - 19:00

Öz kaynak olarak kuranı gösteren bütün metinler insan zihninin sınırsızlığına getirilmiş engellerdir ve tarih iktidar, yönetmek, ele geçirmek, itaat ettirmek saplantısıyla akıl sağlığını kaybetmiş insanlarla dolu.

İnsan için bu risk ve tehlike taşıyan oluş biçimlerinden kurtuluşun tek çözümü, adlandırmadan ve hep sorgulayıp olası en faydalı iyi varlık haline, kendi iç hesaplaşması sonucu ulaşacağı ''kendilik'' durumunda kalmaktır.

Konu mevlana'nın acayip mesajlar iletmiş olması değildir, üstelik öyle çok acayip mesajlar da iletmemiş, kendisinden önce gezegende dolaşan bilgileri kendi islami anlayışına göre yorumlamış bir insan.

Yani bir insanı, yarattığı yıkıcı davranışsal sonuçları görmezden gelerek, kurduğu cümlelerin bizde kaşıdığı duygularla yüceltmek, nasıl bir ayrıcalık tanıma isabetsizliğidir?


Şİmdi bir tarih

oik0s -- 07.01.2013 - 13:05

Şİmdi bir tarih düşünün; anlatıcı, iki tarafın da duygu ve düşüncelerini bilsin! Yani aynı anda hem burda hem orda olunması gereken bir yazarlık bu...

Tarihçi, islamı(veya ilintili) anlatmaya başladığında olaylar hep böyle gelişir. Çadırın içindeki uzun konuşmalar bile hernasılsa bilinir!

Tamamı kurgudur. Tamamı yalandır.

Kaynaklar o kadar azdır ki, koca tarihi kaynaklardan yazdığınızda ancak iki sayfa yazabilirsiniz.

Mesela; Ertuğrul gazi gelmiştir. Peki nereden gelmiştir ? Tarihçi bunu bilemez çünkü hiçbir kaynak yoktur. Ancak sallar bizlerde hı hı diye dinleriz.

Kanaat sahibi olma imkanımız vardır;

Ertuğrul gazi oğullarının isimleri :

Atman (sonradan Osman)
Saru Batu
Savcı
Gündüz

Bu isimler, Arabi veya farsi değillerdir. Anlarız ki, Ertuğrul gazi anadoluya vardığında henüz müslüman değildir. Oğullarının adını Şaman törelere göre vermiştir. Ki torunu Orhan kurduğu orduya(yeniçeri) ruhani lideri olarak Bektaşi'yi seçecektir. Buradan da osmanlı'nın kuruluşunun ilk safhalarında alevi olduklarını anlarız.

Kadın çoluk çocuk bir yerden bir yere göçmek müthiş zahmetli bir iştir. Aylar hatta yıllar sürebilir. Van'ı kerteriz alırsanız, o noktadan Söğüt'e gelmek bile en az bir yıl sürer. (Kış dönemi göç durur)

Ertuğrul ve boyunun tam bu geçiş sırasında Anadoludan aldığı terbiye SÜNNİLİK değildir. ALEVİLİKTİR.

Bu duruma istinaden 1300 yıllarında Anadolu'nun büyük kesiminin (konya hariç) alevi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bektaşi ve öğretisi şaman göçerleri sünni oluşumdan uzaklaştırmış ve neredeyse tamamını etkisi altına almıştır.


Orhan Bey Trakya’ya sefer

Kardan Adam -- 07.01.2013 - 15:39

Orhan Bey Trakya’ya sefer yapmayı planlamıştı, ama elinde bu savaş için yeterli askeri yoktu. Kayı boyu, çocuklar dahil 3500 bilemedin 4000 kişi, Rumlar ise askerlik yapmakta hayli isteksiz veya çok pahalı. Orhan Bey’in dostu ve müttefiki Bizans İmparatoru asker göndermeye yanaşmamakta ve bir bahaneyle yan çizmekteydi. Müttefiki Ankara Ahi Beyliği Moğol’lara karşı çok telefat verdiği için yardıma gelemiyordu.

Oğlunun kayın pederi olan Bulgar Kralı, damadının babasının Trakya harekatina biraz süpheyle bakmaktaydı. Orhan Bey bu durumda, ucuz asker kaynağı olarak gördüğü Sünni Türkmen’lerden yararlanmayı düşünür ve civardaki Türkmen Beylerinden yardım ister. Türkmen Beylerinin cevabı şöyle olur:

- Orhan Bey! Türkmen Gaza ister, siz Müslüman değilsiniz, sizinle Gaza olmaz.

Gaza denen şey şu: Müslüman olmayanların köy ve kasabalarına akın yapıp yağma ediyorsun; hem dünyalığını doğrultuyorsun, hem de öbür dünyadan puan topluyorsun. Her yönüyle faydalı bir şey yani.

Kayı Aşireti henüz İslamiyeti kabul etmemişti ve öteki Türk boylarını, atadan kalma geleneklere ve göreneklere ihanet ile suçlamaktaydı. Öteki Türkmenler modaya uyup Arapça isimler alırken Kayı aşireti çocuklarına Türkçe isimler koymakta ısrar ediyorlardı, Osman, Orhan, Mürsel, Akça, Tuğrul, vs. (Osman Türk adıdır, Arapçaya Türkçeden geçmiş, tıpkı Ömer’in –Homar- Yunancadan, Ali’nin Farsçadan geçmesi gibi.

Ucuz askere duyulan ihtiyaç üzerine Orhan Bey aşiret ileri gelenlerini toplar ve durumu tartışır. Tartışmalar sonunda yeni koşullara ayak uydurmanın gereği kabul görür ve Gaza avantajının getireceği ucuz asker gücü nedeniyle İslam dini resmen kabul edilir.

Orhan Bey yedi düvele Osmanlı’ların bundan böyle Müslüman olduklarını ilan eder ve Türkmenlerin asker gücüne kavuşur. Bu olay Orhan Bey’in ölümünden iki yıl öncesine rastlar. Bu tarihten itibaren Osmanlılar 1389 Kosova savaşına kadar hep Türkmen ve bazan da Bizans ve Bulgar asker gücünden yararlandılar. Bu tarihten sonra artık ne Türkmen’lere ne de Bizans ve Bulgar askerlerine gerek kalmadı. Yeni müttefik, savaş makinası diye anılan Sırplar ve öteki Balkan Slavları idi.


Kardan Adam bütün bunları

Stalker -- 07.01.2013 - 16:05

Kardan Adam bütün bunları şimdi oturup yazmıyorsun sanırım ,bir şekilde hazır textler olduğunu düşünüyorum .
Değişik kaynaklardan zamanında toparlanmış el yazmalarınmıdır ? öyle ise ;
Bu kaynaklar nelerdir ? basılı kitaplardan olanlar var ise bu kitaplar hangileri , hala varlar mı ? katliama mı uğradılar ? gazete derlemeleri
de var mı ?
Ayrıca mümkünse konuyla ilgili (Anadolu tarihi) güncel veya nesli tükenmiş kitapların isimlerini/listesini verebilirmisin ?


Sevgili Stalker Şimdi

Kardan Adam -- 07.01.2013 - 17:02

Sevgili Stalker
Şimdi oturup yazacak zamanım yok, okumaya bile vakit ayıramıyorum. Yalnızca konuya ait notlarımı eleyip ayıklayıp gönderiyorum. Bunlar 40 yılın birikimi. Eskiden bilgisayar yoktu, deftere el yazısıyla kaydederdim. Fakat kaynakları not etmek hiç aklıma gelmemişti. Meğer çok önemliymiş (nedense?). Bilgisayar sahibi olduktan sonra 2003 ile 2006 yılları arasında bu el yazılarımı yavaş yavaş bilgisayara aktardım.

Bu yüzden kaynak veremem ne yazık ki. Ayrıca bir yazıdaki bilgiler tek kaynaktan alınma değil, değişik derlemelerin harmanı. Bu bir kitap olabilir, aylık mecmua olabilir, anı olabilir, vs. Bazıları sakıncalı çok özel bilgiler, bunları ancak minik arkadaş grubum ile paylaşabilirim.


Çandarlıoğullarından

oik0s -- 07.01.2013 - 19:54

Çandarlıoğullarından bile haberi yok...

Tamamen uydurma bir tarih....


Osman ? Neden dünyanın

oik0s -- 08.01.2013 - 09:48


Osman ?

Neden dünyanın batısı OTTOMAN der ?

Çünkü o OSMAN değil ATMAN'dır. Yunanca "Atman" yazdığınızda "A" harfi okunmaz, düşer ve zamanla "O" harfine dönüşür. Bu kadar basittir. "A" okunsun diye iki "T" kullandıklarını da anlıyoruz.

Trakyanın gaspı Osman'ın diğer oğlu Süleyman'la zaten başlamıştır. Çandarlı beyliği, Osman'a yardımcı kuvvet yollayan ilk beyliktir. İnegöl kalesi böyle alınmıştır. Bu durumun tarihsel sonucu ise Çandarlı beyliğinin bir bireyinin Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar başvezir atanmasıdır. Oğul Süleyman ise Karesi beyliğini ikna ederek yeni bir kuvvet oluşturmuş ve çanakkale boğazını aşarak bölgede önemli gasplar gerçekleştirmiştir.

Diğer önemli husus ise fethedilen bölge rumlarının gasplara Türklerle beraber katılmasıdır. Osmanlı asıl gücünü buradan alır.


Küçük bir soru sorayım

sonsuz -- 08.01.2013 - 10:12

Küçük bir soru sorayım bu noktada. Osmanlı, kendine hangi padişahtan itibaren Osmanlı demeye başlamış? Yani yazılı belgelerde falan.


Osman ya da Ataman Bu konuda

Kardan Adam -- 08.01.2013 - 11:03

Osman ya da Ataman

Bu konuda bir kaç hipotez ileri sürülmüş ama henüz kanıtlanmış bir şey yok. Konu üzerinde ciddi ve bilimsel çalışma yapan olduğunu sanmıyorum. Ben de dahil herkes işine geldiği hipotezi doğru var saymış.

Osman sözcüğü Arapça tellaffuz edilirken bizdeki S gibi değil de sanki T ya da TS gibi telaffuz edilir diye aklımda kalmış.
Gerçek ortaya çıkana kadar benimki doğrudur, yoksa hepinizi döverim.

Ne zaman Osmanoğulları diye anılmaya başladı bilmiyorum, elimde bununla ilgili not yok.


Orhan Bey ve Türkmen

Kardan Adam -- 08.01.2013 - 11:38

Orhan Bey ve Türkmen Ruhu

Doğan Avcıoğlu “Türk’lerin Tarihi” kitabında, Orhan Bey’in Hıristiyanlar üzerinde korku yaratmak gibi “stratejik” bir amaçla İslamiyeti ilan ettiğini söylemektedir. Sayın Avcıoğlu’na duyduğum derin saygı nedeniyle yanlış yazmıştır diyemem, ama benim söylediğim şekliyle de doğru ve hatta daha mantıklı. Korku salmak bu kararın bir amacı değil, bir sonucudur ve dolaylı olarak Orhan Bey’in işine yaramıştır.

Her ne kadar Osmanlı Devleti adını Osman Bey’den almışsa da bu devletin gerçek kurucusu Orhan Bey’dir. Babasından aldığı Türkmen dinamizmini annesinden aldığı Bizans kültürü ile harmanlamıştır. Asya tipi aşiret geleneğinde olmayan, “planlama, ilkeli davranma, uzun vadeli düşünme” gibi özellikleri yine annesinin terbiyesine borçludur.

Yirmi yıl gibi kısa bir sürede Kayı Aşireti’nin “hırsız, çapulcu, güvenilmez, soyguncu, sarhoş” gibi kötü şöhretini tamamen silmeyi becermiş, aşiretini yüceltmiştir. Tıpkı Papalığın Şövalyeleri serserilikten, çapulculuktan arındırıp toplumda saygın bir yer edinmesini sağladığı gibi. Orhan Bey ilkeli ve tutarlı tavrıyla herkesin saygısını haketmiş, büyük liderlik özelliklerine sahip bir Bey idi.

Orhan Bey Bizans tahtına varis olma olasılığı varken “Bizans Prensi” ünvanını reddetmiş, “Türkmen” karakterini titizlikle korumaya çalışmıştır. Orhan Bey’in gerçek başarısı askeri veya ticari alanda değil, moral alanda olmuştur. Osmanlı Devleti onun sayesinde var olabilmiştir.

Orhan Bey’in koyduğu kurallar uzun yıllar yaşatılmış. Önce Yıldırım Bayazit, sonra Fatih, daha sonra da Yavuz bu kuralları ortadan kaldırmışlar. Orhan Bey’in “sınıfsız toplum” anlayışını ilk kez Murat Han (Hüdavendigar = Efendi) lakabı ile bozmuş, daha sonra Fatih “Şerefime yakışan kişiler dışında kimseyle yemek yememeyi kanun yapıyorum, Yüce atalarım öyle yerlermiş, ben kaldırdım” diyerek Osmanlı Aristokrasisinin kurulmasını tamamlamıştır.

Ertuğrul Bey, Osman Bey ve Orhan Bey’ler “Gazi” ünvanını dinsel amaçlı değil, sınıf ayrılığını ortadan kaldırmak için almışlardı. Türbeleri de ölümlerinden yüzlerce yıl sonra yapılmış.

Çağdaş devlet adamlarına benzetme yapacak olursak, Orhan Bey o dönemin Mustafa Kemali idi diyebiliriz. İmparatorluğun parçalanmasından sonra Atatürk yeni devlete, Orhan Bey’in vermiş olduğu gibi Türk kimliğini iade etti.


Orhan bey'den

oik0s -- 08.01.2013 - 12:05

Orhan bey'den beri...

Bursa'nın fethiyle beraber devlet olma yolunda önemli bir adım atan göçerler güçlerini ispatlayacağı yeni bir oluşum içine girerler. Önce alevi sonra alevi - sünni karma yapı ve sonunda sünni yapıya geçerler. Hepsi Orhan zamanında olur.

Sünni yapıya geçişteki en önemli unsur Konya'dır. Konya'da hala bir Selçuklu sultanı vardır ve zaten Söğüt ve civarına bu sultanlığın ferağı ile yerleşilmiştir.

Konya'nın sünni oluşu ve bir devamlılık ihtiyacı nedeniyle yapının sünniliğe geçtiğini sanıyorum. Devlet kendini sünni gösterse de alt yapıyı oluşturan diğerlerinin tamamı alevidir.

Osmanlı bir beyliktir. (Konyadaki sultan tarafından verilmiş ünvan: Beylerbeyi) Konya daha sonra I.Murat'a HAN ünvanı verecektir.

Sultan (ya da Kral) olmak için ya bir sultanın oğlu ya da bir sultanlığın fethi gereklidir. Böylece o sultanın tacını kendi kafanıza takabilirsiniz.

İstanbul fethiyle birlikte küçük beylik bir sultanlık olur böylece adının önüne ilk sultan lakabını II.Mehmet alır: Fatih Sultan Mehmet...

Mehmet'in ikinci hedefi Konya'dır; Bizim tarihçiler her ne kadar "Karaman beyliğine saldırdı" yazsa da, asıl hedef Selçuklu sultanlığı ünvanıdır.


Osman Bey'in adının

KaptanMosey -- 08.01.2013 - 12:18

Osman Bey'in adının aslında Atman, Ataman gibi türkçe bir şey olduğuna dair söylentiler ben de duydum. Tarihçiler adını hangi politikayla dğeiştirsin ki, bana anlamlı gelmiyor. Madem değiştirecekler niye Ataman'a benzer bir kelime seçsinler, daha güçlü islami kimlik kazandıracak başka bir isim seçebilirlerdi. Bir kere gerçeği çarpıtmaya karar veridkten sonra değiştirmek yerine modifiye tmenini bi mantığı yok bana göre. Mesela babasının veya oğlunun adı neden değiştirilmemiş? Veya işte adı bilinen diğer akrabaları. Mesela Osman Bey2in atası Süleyman Şah diye birinden de bahsediliyor(bahsediliyor diyorum çünkü aslında ne kadar doğrudur bilmiyorum; Anadolu Selçukluları'nın ataları arasında da bi Kutalmış-Süleyman şah şeklinde bi baba-oğul aynen var). Ve son olarak arapça bir ad olan Osman'ın ingilizce yazılışı zaten Uthman. Ottoman kelimesinin kökeni hakkında bence daha akla yatkın fikirler veriyor. Buna ilaveten Kardan adam, tamam genellikle beğendiğim yorumlar yapıyor ama arada ufak defek de saçmalıyor da. Osman, Ömer falan bunlar arapçanın bağrından kopup gelmiş isimler yani.

Bunların dışında benim asıl ilgimi çeken Mevlana ve Alevilikle ilgili oikos'un söyledikleri. Bilmediğim, burada okuyunca da şaşırdığım şeylerdi. Detaylı anlatırsan oikos, çok iyi olur. Veya okuyabileceğim bir kaynak falan...


Utman bey'in moğol bir

Baal -- 08.01.2013 - 14:13

Utman bey'in moğol bir aşireti yönettiği,yani aslında türk aşiret olmadıkları da iddialar arasında var.

çoğu olayda karşılaştığımız gibi osmalıda kendi tarihini,kendi köklerini vesairesini çook sonraları yazdırmıştır.

en saygı duyulan, kaynak diye başvurulan eser bir osmanlı sultanına beğensin de bahşiş versin diye sunulmuş ve yazıldığı günden iki yüzyıl öncesini anlatan bir eserdir.


dünyevi bilinci aşmış,

venüs -- 08.01.2013 - 21:41

dünyevi bilinci aşmış, insana, kainata ve tüm canlıya evrensel boyuttan bakan mevlanayı anlamak zor tabi. bu yüzden anlayamadığımız şeyleri sıradanlaştırıp anladığımızı sanırız. yine bu yüzden sıradan olan şeylerle mukayese ederiz. hatta bu güdük vizyonsuz bakışla mevlana gibi bir aşk varlığını siyasi kışkırtıcı, meshepci, türk düşmanı bile görebiliriz.


mevlana’nın türk düşmanı olduğunu söyleyen arkadaşımız. kaynağınız nedir bilemiyorum ama tamamen yanlış bir kaynak, söyleyeyim. mevlana mesnevi'sinde türk için söyledikleri:

‘’ hamd olsun allah’a ay gibi bir türk’e kulum ben, öylesine güzel ki gökyüzü güzelleri bile güzelliğini ondan elde etmişler.
adını türk taktım ya, aşkın yüzü gülüp duruyor, zaten bu sözü de o üfürdü ya, çünkü biz ney’iz o neyzen..’’
( D. kebir furuzanfer c 5/6 S.2510)

’’ kullukta ben köpekten aşağı değilim. tanrı’da hayat ve kudrette, bir türk’ten aşağı kalmaz’’ ( mesnevi 833)

mevlana'nın türk'lük le ilgili bu yazdıklarını ezoterik bilgisi olanlar daha iyi anlamışlardır sanırım.


Ne de çok bilirler,

oik0s -- 09.01.2013 - 12:27

Ne de çok bilirler, Google'un yalancı fatihleri...

Neymiş 833 ?

Bakalım...

830. O, ebedî ahde vefa edenlerden degildir, onun için de cennet balı, agzına acı gelir.
Müsteri olmadıkça alıs veris etmeye eliniz oynar mı?
Birisi gelir, mallara bakar, fakat bakmakla alıcı olmaz ki. O ahmak bakıs ancak alay içindir.
Bu kaça? Su kaça? Diye sorar, dolasır. Fakat vakit geçirmek, içinden de gülüp eglenmek için.
Usancından gelir, senden kumas ister. Fakat ne müsteridir ne de kumas arar.

Buldunuz mu ?

Peki aslı nedir :


640. Sözde bir seyi nefyetmek. Bir seyi ispat etmek içindir. Nefyi bırak da söze ispattan basla.
Bu degil, o degil sözünü terket de var olanı ileri getir.
Nefyi bırak da var olana tap, bunu o sarhos Türk’ten ögren babacıgım.
Mahmur Türk beyinin, sabah çagı çalgıcıyı çagırması; ” Ulu Allah’nın dostlarına hazırladıgı bir sarap vardır, onu içtiler mi
sarhos olurlar, sarhos olunca da tertemiz bir hale gelirler..” hadisinin tefsiri
Sarap, sırlar küpünde sunun için köpürür:
Kim, her seyden geçmisse o sarabı içer.
Ulu Allah “ yi kisiler içerler ” demistir.
Senin içtigin sarap haramdır.
Biz,helâl olan saraptan baska sarap içmiyoruz.
Çalıs da yokluktan varlıga ulas.
Allah sarabiyle sarhos ol.
Yabancı bir Türk, seher vakti uyandı. Sarhoslugun verdigi mahmurlukla bir çalgıcı istedi.
Can çalgıcısı, insanın canına munistir. Sarhosun mezesi, gıdası ve kuvveti odur.

700. Güle karsı bülbüle naralar at da ondan haberi olmayanlara korkusunu duyurma, oyala bu nagmelerle onları.
Kulakları, sözle mesgul olsun da akılları, gülün yüzünü görme havasına kapılmasın.
Hele pek aydın olan bu günesin karsısında her delil hakikatte yol vurucudur.
Çalgıcı ,Türk beyinin meclisinde su gazeli okumaya basladı: Gül müsün,süsen mi,yoksa ay
mı? Bilmiyorum ki ,bu perisan âsıktan ne istersin ? Bilmem ki...Türk beyi bunu duyunca
”Bildigini söyle be!” diye bagırdı, çalgıcı da ona cevap verdi.
Çalgıcı, sarhos Türk’ün huzurunda nagmelere gizleyerek elest sırlarını söylemeye basladı:
Bilmem ki ay mısın, put mu? Bilmem ki benden ne istersin?

705. Bilmem ki sana nasıl hizmet edeyim? Susup oturayım mı, yoksa söyleyeyim mi?
Sasılacak sey su: Hem benden ayrı degilsin, hem de ben neredeyim, sen neredesin? Bunu bir türlü bilmiyorum.
Bilmiyorum beni nasıl çekiyor da bazen karalar da yürütüyor, bazen kan denizlerine gark ediyorsun.
Böylece agzını açıp bilmem, bilmiyorum demeye giristi, boyuna bu lâfı söylüyordu.
Bilmiyorum sözü haddi asınca Türkümüz kızdı, kızıstı.

710. Yerinden fırlayıp topuzunu çekti, çalgıcının basına çöktü.
Hemen bir çavus kosup topuzu yakaladı, çalgıcıyı öldürmek size yarasmaz dedi.
Türk dedi ki: Bu sayısız tekerlemesi, kafamı sisirdi, bari ben onun kafasını ezeyim de görsün!
A kaltaban, bilmiyorsan nane yeme... Biliyorsan ne söyleyeceksen söyle.
A ahmak bildigini söyle bari de bilmiyorum, bilmiyorum deyip durma.


Görüldüğü üzre o hep bildik SÜNNİ terbiye ve ahlak yapısının yüceltilmesini izlediniz.

Bir farkla :

Kötü örnek bir TÜRK'tür, ve onun adı yoktur. Müthiş bir geneli ihtiva etmektedir.


350. Ebucehil,

oik0s -- 09.01.2013 - 12:32

350. Ebucehil, Peygamber’den, kindar Oguz Türk’ü gibi bir mucize istedi.
Fakat Allah Sıddık’ı mucize istemedi, bu yüzün sahibi zaten dogrudan baska bir sey söyleyemez ki dedi.
Sen nerede, senin gibi birisinin benlige düserek benim gibi bir sevgiliyi sınaması nerede?

2115. Varlıgı gider insan peri kesilir...ilhama nail olmayan Türk arapça konusmaya baslar!
Fakat kendine gelince hiçbir lûgat bilmez. Peri de bile böyle bir varlık, böyle bir sıfat olduktan sonra,
Artık perinin ve insanın Allah’sı, nasıl olur da periden asagı olur?
Aslanı bile tutacak derecede sarhos olup yigitlesen kisi, kalkar da erkek aslanın sütünü emerse sen artık bu isi o
yapmadı, sarap yaptı dersin!
Eski altınlardan söz düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de sarap söylemistir!

2940. Türkmenin, kapısında bir köpegi olsa,o köpek,onun kapısına yüzünü,basını koyup yatsa,
Evin çocukları,kuyrugunu bile çekseler aldırmaz, onların ellerinde oyuncak olur.
Fakat yoldan bir yabancı geçse erkek arslan gibi ona saldırır.
Çünkü 'Kafirlere siddetlidir',dosta gül gibidir, düsmana diken gibi.
Türkmen,ona tutmaç suyu bile verse o, buna razı olur, bekçiligini yapar.

2945. Peki, köpek Seytanı da Tanrı yaratmıstır. Onda yüzlerce düsünce, yüzlerce hile halk etmistir.
8yinin,kötünün yüzsuyunu gidersin diye yüzsularını ona gıda etmistir.
Halkın yüzsuyu, ona verilen tutmaç suyudur. Seytan bunu yer,bununla doyar.
Böyle oldugu halde nasıl olur da canı, kudret otagının önünde kurban olmaz?
8yilerden de,kötülerden de sürü sürü nice kisiler var ki ayaklarını yere dösemis, köpek gibi o kapıya yönelmistir.

2950. Hepsi de Tanrılık magarasının esiginde köpek gibi yatmıslar, zerre zerre buyruk beklemede,kulak kabartmadalar.
Ey köpek Seytan, halk bu yola ayak bastı mı onları sına.
Saldır onlara, onları buraya koma. Bu suretle bak bakalım,dogrulukta hangisi er, hangisi disi?
“Tanrıya sıgınırım” neden denir? Köpek, kızıp saldırmaya baslayınca degil mi?
Ey Hıta Türkü "Tanrı'ya sıgınırım" demek, köpege bagır, yolu aç da,

2955. Otagının kapısına geleyim, senin cömertliginden bir hacet dileyeyim demektir.
Türk, köpegin saldırısından âciz olunca bu "Tanrı'ya sıgınırım" demek, bu feryadetmek, yerinde bir is degildir.
Türk de "Tanrı'ya sıgınırım" bu köpekten. Bu köpegin yüzünden yurdumda âciz kaldım.
Sen, bu kapıya gelmeme yardım etmiyorsun, ben de kapıdan çıkamıyorum derse,
Artık, Türkün de basına toprak, konugun da.
Bir köpek, ikisinin de boynunu baglıyor demek!

2960. Hâsa... Tanrı hakkı için Türk, bir nara attı mı köpek kim oluyor? Erkek aslan bile kan kusar.
Ey kendine Tanrı aslanı diyen, yıllar oldu, köpeklikte kaldın.
Bu köpek, senin için nasıl av avlayabilir ki sen apaçık köpege av olmussun!


3745. Allah “ Allah’nın

oik0s -- 09.01.2013 - 12:42

3745. Allah “ Allah’nın verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen, buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet olduğunu
anlamadın ha!
Allah’nın verdiği rızık, insan mertebesine göre hikmettir. O rızık sonunda senin boğazında durmaz, seni
öldürüp mahvetmez!
Bu ağzını kapadın mı başka bir ağız açılır…. o ağız sır lokmalarını yer, yutar.
Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen Allah sofrasında nice nimetler yersin!
Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı pişmiş, yarı ham bir halde anlattım. Sen tamamını Hakim-i
Gaznevî’den duy!

3045. Sen belâya ugrayıp ona ibret olmadın.. o zehri içti, sen serbetini iç,(ibret almana bak!).
Oguzların,birini korkutmak için baska birini öldürmeye kalkısmaları
Kan dökücü Oguz Türkleri, malları yagma etmek üzere bir köye girdiler.
O köyün esrafından iki kisi yakalayıp birini öldürmeye niyet ettiler.
Öldürmek üzere elini bagladıkları zaman dedi ki : “ Padisahlar, yüce erler.
Niye benim kanıma kastediyorsunuz. Neden benim kanıma susadınız?

3950. Öldürülmemde ki maksat, garaz ne? Görüyorsunuz ya, gördügünüz gibi yoksulum, çırçıplak bir adamım”
Oguzların biri “ Arkadasın korksun, ürksün de altınları çıkarsın diye öldürüyoruz” dedi.
Adam “O benden yoksul” deyince Oguz, “ Haber verdiler onun altını var” dedi.
Adam dedi ki : “Madem ki bizim ikimizden bir sey umuyorsunuz,
Evvelâ onu öldürün de ben korkayım, altınların yerini göstereyim!”


Kaptan Mosey, Mevlana ile

oik0s -- 09.01.2013 - 15:09

Kaptan Mosey,

Mevlana ile Hacı Bektaş Veli çağdaştır. Birbirleriyle görüşmüş ve birbirlerine mektuplar yazmışlardır.

İçeriklerde (örnek vermeyeceğim) Mevlana'nın üstün gelme hırsı açıkça görülür. Türkleri ve aleviliği hakir gören Mevlana, cevaben yazdıklarında sürekli bu duruma atıf yapar ve o dönem Türkmen-Alevi ayaklanmalarının geçerli olmadığının üstüne basar. Ayaklanmaları destekleyen Bektaşi ise davasını savunmaya devam eder.

Mevlana Konya'da yaşarken üç ayrı sultan görmüştür. İlki çabuk öldüğünden diğer ikisi bahis konusudur.

O dönem anadolu moğol istilasındadır ve sultanlar geçmiş sünni politikaları nedeniyle alevi anadoludan asker sağlayamamıştır. Sağdan soldan topladıkları askerler ile yenilmişler ve haliyle devlet işleriyle uğraşmayı göze alamayıp Konya'yı terketmişlerdir. Tam bu esnada Mevlana ön plana çıkıp devleti ara ara yönetmiştir.

Aslında etkin güç Moğollardadır. Mevlana yaptıklarıyla moğolları yönlendirmeye çalışır.

- Sultanın Moğol sarayına yollanması
- Erzurum ve Erzincan kalelerinin Ermenilere verilmesi planı (Plan başarısız olur ve kentler ve koca bir bölge moğollara geçer.)
- Babai ayaklanmaları (Bastırmak için Ermeni - Rumlardan oluşan ordu kurar. (tarihçi nedense Frenk askerleri der.)
- Kösedağ'da moğol yenilgisi ( Sonrasında Anadolu moğol talanıyla boğuşurken Konya'yı ve kendini kurtarmayı başarır.)

Bu aksiyonların tamamında Mevlana parmağı vardır ve yüzbinlerce Türk'ün ölümüyle sonuçlanmıştır.

Yukarıda yazdığım Mesnevi örneklerinde neden "Türk" adının kullanıldığını anladığınızı sanıyorum.


Teşekkür ederim.

KaptanMosey -- 09.01.2013 - 18:17

Teşekkür ederim.


ben de sizin mevlana'nın

venüs -- 09.01.2013 - 23:25

ben de sizin mevlana'nın mesnevi ve rubailerinde geçen türk kelimesini hangi anlamlarda kullandığını anlamadığınızı sanıyorum. mecaz anlamda kullandığı türk benzetmelerini ısrarla düşmanlık anlamında algılıyorsunuz. mevlana türk sözcüğünü kullanarak pek çok benzetmeler yapar. türkün gücünden, cesaretinden, erk'in den bahseder. gücü kötüye kullanan moğollar ve cengiz han için se zalim ifadesini kullanır.

yabancı sanmayın beni, ben bu köydenim
köyünüzde evimi arıyorum geldim
düşman değilim düşman gibi görünsem de
hintçe konuşuyorum ama türk'üm, sizdenim ( divanı kebirden bir rubaisi)

bu bir çelişki değil. anlamak isteyene.


türklerini islam öncesi dönemlerinden gelen bir yaşam tarzı, töresi ve inançları vardı. tanrı'yı, doğayı ve insanı aynı özde algılayan bu manevi bakış açısı, islam'la beraber yesevilerin, hacı bektaşların, mevlanaların eliyle ve gönlüyle yeniden yoğrulacak ve bir üst aşamaya geçecektir. mevlana'daki ve diğer türk mutasavvıflarındaki ''vahdet-i vücud'' yani "birlik" olgusunun kökenlerini, bu anlamda türk'ün binlerce yıllık temiz tanrı, insan ve doğa kavrayışında aramak gerekir. onların anlayışında tanrı sevgisi vardır. zaten evren ve dolayısı ile de insan allah'ın bir zuhurundan ibarettir. dolayısıyla türk mutasavvıfı kendisini ne evrendeki geri kalan varlıklardan ayrı görür ne de tanrı'dan. allah'ın birliğini ondan başka hiçbir şeyin gerçek varlığının olmaması olarak algılar. O'ndan geliyoruzdur ve yine O'na döneceğizdir.

yine bu anlamda başka bir rubaisi.

"Dediler ki Hakk'ın nuru ışır her yerde
Halk sorup durmada ‘Hani o nur nerede?
Cahil sağa-sola baktı bir şey görmedi
Sağa-sola gerek yok görmek isteyene."

...

"Ezelde sen-ben yoktu, ikimiz birdik
Birlikte görünür, birlikte gezinirdik
Madem senlik-benlik kalktı aramızdan
Şimdi sen-ben diye ayırmak olur çiğlik

mevlana'nın anlayışı arapların ve iranlıların inzivacı, dünyadan el etek çeken görünen ama gerçekte halkı beğenmeyen sufiliklerinin yerine halkla bütünleşen bir türk tasavvufunu ortaya çıkarmıştır.işte mevlana bunu başarmış, anadolu'nun çeşitli dinlere girmiş ama aynı şeylere inanan türk halkını türk'ün islam anlayışı altında kenetlemeyi başarmıştır.bunu yaparken de ayrılığın şekillerde olduğunu özün bir olduğunu ısrarla vurgulamıştır.

yine mesnevisin'de şöyle der :

"Ayrılık gidiş tarzındadır, yoldaki gerçekte değil. Her peygamberin bir yolu, her erenin bir mesleği var. Fakat değil mi ki hepsi de halkı, doğruya ulaştırıyor, birdir. Kafirlik de ululuk ıssı Tanrıya aşıktır, inanç da. Bakır da o kimyaya kuldur gümüş de. Şeriat dirilerle zenginler içindir. Hiç mezardaki ölülere şeriat hükümleri tatbik edilebilir mi? Yoklukla kendilerinden geçmiş olanlar, o ölülerden yüz kat daha ölüdür. Namaz ve yol gösteren ibadet, beş vakit olarak farz edilmiştir, fakat aşıklar, daima namazdadır. O sarhoşluk, o başlarındaki mahmurluk, ne beş vakitle yatışır, ne beş yüz bin vakitle" hu

bir önceki yazım google dan değil, fikirlerine değer verdiğim, mevlana ve türklerin kökeni ile ilgili araştırmalar yapan bir arkadaşımın ''bilinmeyen mevlana'' kitabından alıntı rubailer'di.


Okuduğunu anladığından

oik0s -- 09.01.2013 - 23:57

Okuduğunu anladığından emin değilim.

Çoğu beyitte "Türk", "Oğuz", "Türkmen" sözcüklerinin önünde ÜNVANLAR var:

Hırsız, çapul, kindar, çalgıcı, sarhoş bunlardan bazıları...

Örnek verilecekse ADEMOĞLU diye verilir olur biter. Herkesi kucaklayan birinin tek yapması gereken budur. Adres gösterilmesi ve belirlenmiş bir geneli kapsaması yenir yutulur birşey değildir.

Mesele türk değil, rum yazsaydı da aynı şeyi düşünürdüm; yani kapsayıcı biri olmadığını ve kendisiyle çeliştiğini...

1. mesnevide çoğu yerde hint, arap, türk örnekleri verir ve birbirlerine benzediklerini söyler. Çocukluğunun bir bölümünü Horosan'da yaşadığından olsa gerek, o bölge insanını aklınca tarif etmeye çalışır. Kıt örnekleri de böyle verir. standart islam kapsayıcılığından öteye de gidemez. Aslında yaptığı sınırları çok önce çizilmiş ahlak borozanlığından başkaca birşey değildir.

Başardığı tek şey : Yüzyıllar sürecek nefretin tohumlarını daha sıkı atmaktır.


bu konuda daha fazla

venüs -- 10.01.2013 - 00:10

bu konuda daha fazla konuşmaya gerek yok sanırım. bu sizin bildiğiniz, diğeri'de benim bildiğim. saygı duyuyorum.


Şu an; "Alfabeyi sökmeden

-- 24.09.2014 - 11:13

Şu an; "Alfabeyi sökmeden profösör olan var mıdır?" diye bir soru ile karşılaşsam;Ebubekir ve Oikos'u örnek gösterirdim. İnternetten kopyala yapıştır ukelalığı ile buraya yazı asmakla ne Mevlâna'yı anlamış sayılırsınız, ne de Mesnevî'yi okuduğunuz anlamı çıkar. Zaten Oikos, önyargılı düşüncesini peşinen buraya aktarmış; "ne Mesnevi'yi okurum, ne de Mesnevîde yazılanlara inanırım" diyor.

Sorun değil!

Sizin o kitabı okumamamış olmanız, dünya edebiyat tarihine damgasını vurmuş Mesnevî gibi bir eser için kayıp sayılmaz. Zaten bu kafa ile okusanız da bir şey anlamazsınız. Allah'ın, nasipsiz bıraktığı bir insanı nasiplendirmeye ne Hz. Mevlâna'nın gücü yeter, ne de bir başkasının.

Mevlana'nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır. Mesnevi'ye aldığı hikâyelerin kaynakları bir taraftan Hind, bir taraftan Yunan ve Roma edebiyatına uzanmaktadır. Bu hikâyelerden Kelile ve Dimne'den hayvanlara ait efsaneler aldığı gibi Latin şairi Apolla'dan da, eşeğe gönlünü kaptıran bir kadının hikâyesini de anlatmaktadır. Bundan kinaye, nefis azdı mı, en çirkin şeyleri bile çok güzel gösterdiğini, bu nedenle tuzağa dikkat edilmesini öğütler. Ama anlayanlara...

Aslında Mevlâna’nın söz konusu hikâyelerinde anlattığı olaylar her devirde karşılaşılan türden olaylardır. Günümüzde hemen her gün televizyonlarda hatta sokaklarda iğrenerek karşılayıp hemen geçtiğimiz böylesi binlerce olay mevcuttur. Öte yandan siyasi ve sosyal çalkantı içerisinde olan o dönemin Anadolu’sunda bu tür çirkinliklerin artmış olmasında ve bu çirkinliklerin dile getirilerek insanların uyarılmasında ne sakınca var?

İkaz etmenin yeterli olmadığı bazı konularda okuyucuyu sarsma ve şiddetli bir şekilde uyarma yolunu da gerekli gören Mevlâna, bazı hikâyelerine konu edindiği şehvet afeti hakkında da şunları söyler: “Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir; yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur. Yüzbinlerce iyi, güzel adı kötüye çıkarmıştır; yüzbinlerce akıllı-fikirli kişiyi şaşkına çevirmiştir, şehvet! Şehvet yemekten, içmekten meydana gelir. Az ye, az iç; yahut bir kadınla evlen de kötülüklerden kaç. A tavsiyede bulunan kişi! Şehvet, soyu-sopu üretmek için lâzım olmasaydı, Âdem, utancından kendini hadım ederdi. (A.Gölpınarlı: 5/1369-1370, 1373, 941) Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yükseltsin. Din erbabı şehvet ateşinden yanmaz; hâlbuki o, başkalarını tâ yerin dibine geçirmiştir.” (Mes. 3/2133, 1/862)

Sonuç olarak ahlâkî öğüt veren her eserde böyle bir iki fıkra, her şairin divanında birkaç parça şiir bulunabilir. Eski insanlar, bunları az da olsa eğitim veya sanat amaçlı olarak kullanmakta bir sakınca görmemiş ve işi ayağa düşürüp, onlardan bayağı manalar çıkarmaya yeltenmemiştir. Üstelik, Hz. Mevlâna, eserlerinde bu tür hikayelere yer veren tek örnek de değildir. Bostan, Gülistan, Makalat ve hatta İmam Gazali’nin İhya-u Ulumid’din isimli eserlerinde bile bu tür hikayeler mevcuttur.

Şunu da belirtmeliyim ki, eleştirilmeyen, tartışılmayan, eksik ve noksanı olmayan bir eser ve eser sahibi olmaz. Ama iftira ve yalan da olmamalı. Önce okunmalı, sonra da eleştirilecekse eleştiriler haklı bir nedene dayanmalı.

İsmini vermeyeceğim bir profösör bu değerli insan hakkında ne iftiralar attı. Ama binlerce profösör de bu iddiaları yalanladı ve ortak bir bildiri ile bu edepsizi kınadılar, ayrıca hakkında soruşturma da açıldı.

İşte Ebubekir ve Oikos gibileri, Hz. Mevlana hakkında yazılan binlerce eseri bırakır da, gider, o tek ve gerçekle ilgisi olmayan eseri okur veya o eserden bir makaleye rastlayıp, onunla amentüsünü tamamlar.

Ne diyelim?

Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır… (Hz. Mevlâna)


yaşadım birkaçbinyıl

sanalmanik -- 19.11.2015 - 23:33

yaşadım birkaçbinyıl sözcüklere tutunarak bu yuvasız konuklukta islim karmaşasında
sözcüklerden oluşturulmuş bir adam ve imgelerden bir geçmiş yüzü
sözcüklerden oluşturulmuş adam/insanlar tanıyoruz

belgesel-ini çekicekmiş Free-Man

morg an özgür adam ne ilginç isim;

http://www.hurriyet.com.tr/freemann-konyaya-geliyor-30313617

ziyaret ettiriyor konyayı bu ilginç değil mi? kim olursa olsun
mısır ziyaret ediliyor taş yapı/yığını diye ve arabistan çöl diye

-ziyaret edilicek kimimiz var geçmiş-kimimiz adımız kalmış;

-yine de bi insanın adı saygıyla ve sagınlıkla ya da sevgi ve anılırlıkla yaşıyosa sözleri önemli değil-sözlerini bilmem bile
-insan çekmiş -çeken bi adam -kanasıcak canayakın olmalı felan belki bilmiyoruz
gelecek nesillere anılan bi isim akıtmak zor olmalı
-tarihten ismi akmak geçmek ve gitmeye sürmeye devam celaleddin (spin master güneş teroileri -doğu maya batı maya, bir çivide parmak arası ters dön bE)

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/582125-100-milyon-dolar-butceli-mevlana-filmi
100 milyon bütçeli mevlana filmi-bizim satacak başka bi şeymiz kalmamış,
Tarihin en bütçeli tr yapımı
bu arada noldu bı iş -2010 haber


adamın geride bıraktığı

sanalmanik -- 20.11.2015 - 00:19

adamın geride bıraktığı tek şey bir dönüş/dönme egzersizi-sema-
spor ya da kültür fizik-dans olarakta düşünülebilir
Tabi ki bugünkü katılaştırılmış-kısıtlanmış ve ritüellenmiş halinden sözetmiyoruz biz
cezbeye gelip halk içinde döndüğü söylenir-
çocuklar döner değil mi? -bazen ama birden
düşününce aklıma şu da geldi, Evinde tavana asılmış bi uçak koltuğu bulunan Royal Castle'ın mimarı olan kişi, Koltuğunu dönme egzersizi için kullandığı düşünülüyordu sanırım ve internette bulvarımsı yazılarda-mekanlarda bu adamın piramitleri yapanların sırrını çözdüğünü iddia ettiğini söylediği yazıyordu ve sanırım Amerika daki yapıyı da bu ya da benzer yolla yaptığı

Atatürk bununla ilgili bir inceleme yaptırmış ve doğuda batıda bi yerde örnekleri benzeri bulunmuş,
Rumini ordan-onlardan kopyaladığı sonucuna varmışlardı sanırız
İnsanlık kültürüne nasıl giridğini bilmiyoruz ya da rumi celalaeddinin onu nasıl edindiğini ancak
Bir dönem büyük bir etkiyle sunulan Tibet Egzersizlerininde ilk egzersizi olan (tabi ki bunun ters yönlü az disiplinli kolay biçimidir) bir dönüş daha var

Çocukluğumda dönmeye çalışan- dönmeyi öğrenmeye çabalayan bir kadınla ilgili bir film izlemiştim -hatırlıyorum bilmiyorum bu gerçek miydi? Sanırım sonunda başarıyordu

Dönme egzersizinin bir etkisi var mı bilmiyoruz ancak ilk bakışta ve yorumda denge ve başı dönmeden ya da midesi bulanmadan durma/dönme ile bi denge belki bilmiyorum
hareketle başa çıkma- hareket egzersizi biçimi ve
ya da dışarıda akan dönen hareketli bir görüntü akımı sağlama gibi etki yorum ,
durduğunuzda görüntü dönüyor yani?
gerçekliğin durgunluğunu ve hareketsizliğini yıkıyor diyebilirmiyiz- bu sembolik bir yorum tabi

bilmiyorum ben neden bunu açıklamaya giriştim ve bir kılıf bulmaya uydurmaya
bu iyi bi şey/yapılmalı-denenmeli yada iyi bi şey de olabilir bi araştırılmalı bence demeye getirmeye felan

iyi bi egzersiz-bazen arada /zor zamanların ya da


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -