Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Neyin korkusu...?

delete

"İnsanların yaşam tarzlarını tehdit altında gördükleri zaman sokağa dökülmesi, demokrasinin en önemli sigortasıdır. Ama tehdit gerçek değilse, korku olgulara dayanmıyorsa, takıntı halini almışsa, bir insan hayali korkularla hayatı hem kendine hem de etrafındakilere zehir ediyorsa bunun adına başka bir şey denir.

Bu hastalıklı bir durumdur. Böylelerini korkacak bir şey olmadığına ikna etmeye çalışmak neredeyse imkansızdır. Ben yüzbinlerce insanın böyle hastalıklı bir ruh hali içinde olduğuna inanmak istemiyorum. O yüzden de, Tandoğan ve Çağlayan mitinglerindeki ruh halini "korku"dan ziyade, başka şeylerle açıklama gereği hissediyorum." diye bitirmiştim dünkü yazımı.

Bugün o başka şeyleri biraz açmaya çalışayım. Miting meydanlarında atılan sloganlara dikkatlice baktığınızda göreceksiniz o başka şeyleri... "imam" aşağılamalarından geçilmeyen o sloganlarda sadece siyasi bir talep değil, esas olarak küçümseme var; horlama var; tepeden bakma ve "ayakların baş olması" karşısında duyulan öfke var...

"Yaşam tarzlarını korumak için" meydanlara koşan kadınlarımız, Tayyip Erdoğan'dan, Emine Erdoğan'dan, Abdullah Gül'den ya da Hayrünnisa Gül'den bahsederken pis bir şeyden bahseder gibi dudaklarını büzüp yüzlerini buruşturuyorlar, fark etmediniz mi? Başörtülü bir kadını Çankaya köşkünde "firs lady" olarak görmeye dayanamayan, böyle bir tablo karşısında tüyleri diken diken olan, böyle bir tablo görmektense ordu dipçiği altında yaşamaya razı olan bu kesim, aslında keskin bir sınıf tutumu alıyor. Cumhuriyetin başından bu yana sahip olduğu "yöneten sınıf" olma imtiyazını kaybetmeye dayanamıyor.

Evet, bu bir korku... Ama kendi yaşam tarzını koruyamama korkusundan ziyade, toplumsal iktidarı kaybetme korkusu... 1998'deki bir yazımda şöyle yazmışım: "Çocukluğumdan beri okuldaki bütün hademeler, devlet dairelerindeki müstahdemler, devlet hastanelerindeki hastabakıcılar hem devlet memuru hem de başörtülüdür ama bunun mesele yapıldığını hiç hatırlamıyorum. Peki şimdi neden mesele oluyor? Çünkü devletimiz onların okullarda hademe olmakla yetinmeyip bir de öğretmen olmaya kalkmalarını hazmedemiyor bir türlü. Hastabakıcı oldukları sürece sorun yok. Ama karşısında doktor olarak görmeye dayanamıyor. Mahkeme kapısında mübaşir olabilirler. Yeter ki, cübbe giyip yargıç olarak karşımıza dikilmesinler! Köşedeki bakkal, pazarda köy yumurtası satan amca, kapımızdan geçen seyyar satıcı olmakla yetinmeyip holdingler, bankalar kurmalarını, gazete-dergi-TV patronu olmalarını kabullenemiyor. Başörtülü ya da çember sakallının, devlet kapısındaki boynu bükük vatandaş olmaktan çıkıp devlete sızmaya (!) kalkışmasını hafsalası almıyor. Büyüyen-gelişen Türkiye'nin yeni resmidir bu ürkülen resim.

Türkiye büyür ve zenginleşirken, köydeki uzak akrabalarımız, köşedeki bakkalımız, kasabadaki manifaturacı Hacı Amca da çalıştı, sermaye biriktirdi, çocuğunu üniversiteye gönderdi. Toplumsal konumunu alt katmanlardan üst katmanlara doğru yükseltti. Ekonomik hayatta, kamu hayatında "görünür" hale geldi.

İşte "irtica geliyor" diye feryat edilen şey, bu görünürlüktür, toplumsal konumlanıştaki bu yükseliştir." Gördüğünüz gibi, 1998'den bu yana pek bir şey değişmemiş. Üstelik, dindar kesimlerin toplumsal konumlanışındaki bu yükselişi hazmedemeyen sadece devlet değil; toplumun bir kesimi de aynen devlet gibi hissediyor bu konuda. Hele hele söz konusu yükseliş Çankaya'ya kadar varınca, "artık çizmeyi aştılar" diye isyan edip meydanlara koşuyor.

Gülay Göktürk
http://www.bugun.com.tr/haberler/090507/p47720y138.html


Gülay Hanımın zırvaları

xenix -- 10.05.2007 - 12:27

Bu yazıda o kadar çok yanlış varki, hangi birine değinsek elimizde kalacak gibi duruyor. Ama en belirgin yanlış şudur; Bizim annelerimizin yada kadınlarımızın taktığı başörtü ile türban denilen amacı siyasi bir ifade olan giysinin aynı kefeye konmasından kaynaklanıyor. Okullarımızda, hastanelerimizde çalışan başörtülü kadınları küçümsediğimiz falan yok, onlar bizden insanlar. Aslında "ayak baş oldu" tabiri nasıl bir ifadedirki bizim annelerimiz için söylenmiş olsun.
Bizim korkumuz, haklarımızı kaybetme korkusu evet, bizim korkumuz sokakta rahat yürüyememe korkusu, bizim korkumuz kendi ülkemizin iran gibi olması. Sağolsunlar bu işi yapanlar yani rejimi değiştirmek isteyenler gayet açık sözlü insanlar ve amaçlarını açık açık dile getiriyorlar. 1975 iranı ile bugünkü iran milletvekilleri arasındaki farklardır bizim korkumuz.
Bizim korkumuz başörtüsü değildir, bizim korkumuz aslında türban da değildir. Bizim korkumuz türbanın sadece bir başlangıç olmasıdır. Arkasından gelecek olan başkalarının da giyimine karışma korkusudur.
O yüzden işte irtica geliyor derken kastedilen başörtülü çalışanlar yada yaşayanlar değildir, irticanın kendisidir.
Daha bunların ayrımına varamayan gülay hanıma daha fazla zırvalamamasını rica edeceğim.


ek olarak

xenix -- 10.05.2007 - 12:30

Böyle bir yazı için iktitar yada yandaşlarından kaç para aldığını merak ediyorum. Para almadıysa ne tür bir baskıya kaldığını merak ediyorum. Eğer bu iki şıkta doğru değilse yaşam tarzını merak ediyorum.
Bi ara zırvalamayı bırakırsa bu sorularıma cevap alıp alamayacağımıda merak ediyorum.


"Yanlış" vs "Doğru"

Ozkan -- 10.05.2007 - 23:09

Kendi düşüncelerimiz dışındaki düşünce ve yorumlar ile karşılaştığımızda genel “yargı”mız maalesef o düşüncelerin “yanlış” olduğudur. Ve bunu dile getirirken kendi düşüncemizi öznelliğinden soyutlar, evrensel ve kat’i doğru olarak kabul eder, karşı düşünceyi iddialı bir şekilde kat’i yanlış olmakla suçlarız. Oysa yanlış olanın yanlışlığından bahsedilebilmesi için “doğru” olan şey öznellikten arınmış bir şekilde ve kat’i olarak ortaya konulabilmeli, kısaca kanıtlanabilmelidir. Aksi durumda bir yanlış var ise o yanlış, yanlış olduğunu düşünen kimseye göre yanlıştır.

Yanlış olana alternatif “doğrular” ileri sürülürken ortaya konulan şeyler, düşünce ve yorumlarımız, önyargılarımız, geleceğe yönelik tahmin ya da korkularımız olduğunda bunlar da diğer düşünce sahibi insanlar tarafından “yanlış” olarak addedilmekten öteye gidemeyeceklerdir.

Üstelik doğru sayılan düşüncelerin doğruluğunu pekiştirmek adına kullanılan yardımcı unsurlar, karşı düşünce sahibini “diğerlerinden” saymak, düşüncelerini alçaltmak, küçümsemek hatta iftira atmak dahi olabilir. Böylelikle diğerinin yani “biz”den olmayanın düşüncelerinin “bizden” olanlarca gayri meşru kabul edilmesine, düşüncelerinin önemsizleştirilmesine ve mutlak yanlış olduğunun kabul edilmesine çalışılır, bu şekilde “bizden” olanlardan destek bularak diğerinin susturulmasına, ya da baskı kurarak düşüncelerimizi kabule çalışılır.

Yıllar boyunca tabu haline getirilmesi amaçlanan unsurlar içselleştirilmeye çalışılırken ezberletilmiş, özgünlükten yoksun beylik cümle öbekleri dışındaki düşünceler hala "bizden" olanlarca zırvadan öteye gidemeyecek gibi gözüküyor.

Roland Barthles’in dediği gibi faşizm, konuşma yasağı değil söylemeye mecbur bırakmaktır.


Meraklısına Not I: Turban Fransızca bir kelime olup, başı örtmeye yarayan bir çeşit örtüdür. Baş örtüsü ise kadınların başlarını örtmekte kullandıkları örtüdür. (Kaynak:TDK)


Arz Longa, Vita Brevis (LdV)


Meraklısına Not: II

Ozkan -- 10.05.2007 - 23:12

Gülay Göktürk kimdir, kendi ağzından...

“Bundan 30 öncesinin kavramları ve siyasi saflaşması ile düşünen okuyucular bana her zaman için tepki duydular. Ancak 1994’ten bu yana bakarsanız Türkiye’de liberal bir çizgi içindeyiz. O çizgi yeni. Varmış eskiden ama unutturulmuş. Fakat Türkiye’nin yakın geçmişinde liberal çizgi yok. Üzeri çok örtülmüş. Liberal çizgiyi hayatın her alanından, yani özel hayattan devlete bakışa, politikaya, evliliğe, aşka, anne—çocuk ilişkilerine bakışa kadar hayatın her alanına uygulayan bir çizgi izledi benim yazılarım.

Kendi iç tartışmalarımı yürütürken, bu yazılar vesilesi ile düşünmek ve yazmak aynı zamanda benim oluşum sürecim de oldu diyebilirim. Okurların bir kısmı, özel hayattaki bir meseleye bakışla politikadaki herhangi bir meseleye bakış arasındaki o bütünselliği görebilen okurlar oldu. Bir kısmı da benim pratik sentezlerle uyum gösteren, diyelim ki Türkiye’de Kürt meselesine veya demokrasiye bakış gibi konulardaki yazdıklarıma bakıp ‘Aaaa bu bizden’ diyen, ertesi gün de AYNI DEMOKRASİYİ İslamcı kesim için savunduğumda ise ‘Aaaa bu bizden değilmiş’ diye düşündü.

Pratik bir insan hakları ihlalinde çok net bir şekilde tavrımı koyuyor, fakat öbür taraftan faşizme de özgürlük diyorum. Tabii bu, okur için ilk günlerde daha da garipsenen bir durumdu. Okur ne yapacağını şaşırdı. Beni, ne yapacağı belli olmayan, sağ gösterip sol vuran, sol gösterip sağ vuran biri olarak gördü. Ne demek istiyor? İlerici mi, gerici mi? Klasik ilerici diyecek veya gerici diyecek fakat onların ikisini de diyemiyor. Beni bir yere koyamama sıkıntısı çekti. Ama zannediyorum son birkaç senedir bu çizginin ne olduğu yavaş yavaş anlaşıldı. Okur, bizlerden ‘bunlar liberaller’ diye bahsediyor artık. Bu çizginin kendi iç tutarlılığı, bütünselliği daha geniş bir kitle tarafından görülüyor ve Türiye’de basında bir liberal damar oluşmuş vaziyette.

Kimileri tarafından ‘liboş veya ikinci cumhuriyetçi’ diye yafta atmaya çalışılsa da, sayıca az insan tarafından temsil edilse de, bir kutup olarak ‘Ya bak onlar böyle diyor, peki bu konuda liberaller ne diyor’ diye herkesin dönüp baktığı bir grup var artık Türkiye’de. Vural Savaş’a (Anayasa Mahkemesi eski Başkanı) hedef olmak bile onu gösteriyor. Sağdan say on kişi, soldan say on kişi. Niye bu kadar hedef? Bir ağırlığı var çünkü. Ama kitleler nezdinde daha anlaşılabildiğini pek düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’de çok yoğun bir devletçi gelenek var. Devletin küçülmesi bir kenara, kutsallığından arınıp kenara çekilme fikrinin tabanda yayılması bile çok zor. Ama son gelişmelerle değişim konusunda Türkiye bir yol ayrımına gelmiş durumda.”


Arz Longa, Vita Brevis (LdV)


Güzel yazmış Gülay

karia -- 08.11.2007 - 21:31

Güzel yazmış Gülay Göktürk.
Acaba korkanların korktuğu başlarına geldimi?


mesela

xenix -- 08.11.2007 - 21:59

mahalle baskısı başladı bile, artı first lady sorunuda çıktıki, türlü şeyler yaşandı. korktuğumuz başımıza geliyor, hergün şehit veriyoruz, ve mecliste bölücü terör örgütünü savunan insanları barındırıyoruz.
sizin korkularınız farklı sanırım.


Peki

karia -- 08.11.2007 - 22:03

bu son günlerin moda mahalle baskısı tabirini çıkaran kim?
Başörtülü bi bayan köşke çıkınca ne oldu ne değişti eskisinden?
Ayrıca yazının konusu irtica terör değil.


kim mi?

xenix -- 08.11.2007 - 22:07

Sizce kim? Devlet dairelerinde oruç tutmayanların listesini isteyenler olabilir mi mesela?
irticanında teröründe kökeni iran ve ıraktır. Aynı yerden gelen etkileri ayrı sınıflarda değerlendiremiyorum. Hepsi cumhuriyete yapılan bir saldırıdır benim gözümde..


Değil

karia -- 08.11.2007 - 22:11

bence üniversete kapılarında zorla kızların başını açtırıp sonra da demokrasiden,özgürlükten bahseden zavallı kesim.


bence

xenix -- 08.11.2007 - 22:32

türban ı siyasi amaçları uğruna kullananlar yüzünden. yoksa bir problem yok, kimsenin nasıl giyindiği önemli değil.


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -