Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Özgür irade üzerine

delete

FANİ: İşte bu nedenle Yüce Tanrım, sana dua ediyorum, belki bu acı çeken zavallı yaratığa merhamet eder de özgür bir iradeye sahip olma günahımı affedersin!

TANRI: Sana verdiğim en büyük hediyeyi red mi ediyorsun?

FANİ: Benim üzerimde bu kadar zorlayıcı etkisi olan bir şeyi nasıl hediye olarak adlandırabilirsin? Özgür bir iradem var, ama bu benim seçimim değil. Ben asla özgür bir iradeye sahip olmayı özgür bir şekilde seçmedim. İstesem de, istemesem de, özgür bir iradeye sahip olmak zorundayım.

TANRI: Neden özgür bir iradeye sahip olmayı istemiyorsun?

FANİ: Çünkü özgür irade, ahlaki sorumluluklar anlamına geliyor ve bu sorumluluklar da benim taşıyamıyacağım kadar ağır!

TANRI: Ahlaki sorumlulukları neden bu kadar dayanılmaz buluyorsun?

FANİ: Neden mi? Dürüstçe söylemem gerekirse bunun nedenini
açıklayamıyacağım; bildiğim tek şey böyle olduğu.

TANRI: Pekala, bu durumda seni tüm ahlaki sorumluluklarından kurtarıyorum, ama yine de seni özgür iradenle bırakıyorum. Bu seni memnun eder mi?

FANİ: (Bir süre durakladıktan sonra): Hayır, korkarım ki etmez.

TANRI: İşte, tam düşündüğüm gibi! Öyleyse senin özgür irade
kavramında karşı çıktığın şey yalnızca ahlaki sorumluluklar değil. Peki özgür iradede seni rahatsız eden başka ne var?

FANİ: Özgür iradeye sahip olunca günaha girebilirim ve günahkar olmak istemiyorum!

TANRI: Eğer günahkar olmak istemiyorsan neden olasın?

FANİ: Yüce Tanrım! Neden günaha girdiğimi bilmiyorum, yalnızca günaha giriyorum! Şeytan beni günaha teşvik ediyor ve ne kadar çabalarsam çabalayayım, buna karşı direnemiyorum.

TANRI: Eğer ona karşı gerçekten dayanamadığın doğruysa, o halde kendi özgür iradenle günaha girmiyorsun ve bu nedenle de (en azından bana göre) günaha girmiş olmuyorsun.

FANİ: Hayır, hayır! Ben yalnızca, eğer daha fazla çabalarsam günaha girmekten uzak durabileceğimi hissediyorum. İradenin sınırsız olduğunu biliyorum. Eğer insan tüm kalbiyle günaha girmemek için iradesini
kullanırsa, o zaman günaha girmez.

TANRI: Peki günaha girmemek için elinden geldiğince çabalıyor musun?

FANİ: Dürüst olmam gerekirse, bilmiyorum! Bazen elimden geldiğince çabaladığımı hissediyorum, ama geçmişe baktığında yeterince çabalamamış olmaktan endişeleniyorum.

TANRI: O zaman başka sözcüklerle ifade edersek, günaha girip girmediğini bilmiyorsun. O zaman hiç günaha girmemiş olma olasılığın da var!

FANİ: Tabii ki böyle bir olasılık var, ama belki de günaha girdim
ve bu düşünce de beni korkutuyor!

TANRI: Neden günaha girmiş olabileceğin düşüncesi seni korkutuyor?

FANİ: Emin değilim, ama bir nedeni, ölümden sonra günahlar için korkunç bir ceza vereceğinin söylenmesi.

TANRI: Hay Allah, demek ki seni rahatsız eden şey bu! O halde neden bunu doğrudan söylemek yerine konuyla ilgili olmayan özgür irade ve sorumluluk gibi kavramlardan bahsediyorsun? Neden basitçe benden, seni günahların için cezalandırmamamı istemiyorsun?

FANİ: Böyle bir isteği kabul etmiyeceğini bilecek kadar gerçekçiyim.

TANRI: Böyle düşünüyorsun öyle mi? Pekala, şimdi sana ne yapacağımı söyleyeyim; Seni günahlarından tümüyle muaf tutuyorum ve sana, seni günahlarından dolayı cezalandırmayacağıma dair kutsal onurum adına söz veriyorum. Anlaştık mı?

FANİ: (Büyük bir korkuyla) Hayır, hayır, ne olur bunu yapma!

TANRI: Neden? Benim kutsal sözüme güvenmiyor musun?

FANİ: Tabii ki güveniyorum. Ama anlamıyor musun, günaha girmek istemiyorum! Günaha girmekten nefret ediyorum! Bu, günaha verilecek herhangi bir cezadan tümüyle farklı bir şey.

TANRI: Bu durumda senin için daha iyi birşey yapacağım; günaha girme nefretini senin içinden atacağım. İşte sihirli hap! Yalnızca bunu yutman yeterli, böylece günaha girme nefretini yitireceksin. Zevkle ve neşeyle günaha girecek, hiçbir pişmanlık, hiçbir nefret duymayacaksın ve gene de ne benim tarafımdan, ne kendin, ne de başka biri tarafından cezalandırılmayacaksın. Sonsuza dek neşe dolu olacaksın... İşte hap burada.

FANİ: Hayır, hayır!

TANRI: Mantıksız davranmıyor musun? Senin için en son engel olan
günaha karşı duyduğun nefreti bile ortadan kaldırıyorum.

FANİ: Gene de bu hapı yutmayacağım.

TANRI: Neden?

FANİ: Bu hapın, benim gelecekte günaha karşı duyacağım nefreti
ortadan kaldıracağını biliyorum, ama şu anki nefretim beni bu hapı
yutmaktan alıkoyacak kadar güçlü.

TANRI: Sana bu hapı içmeni emrediyorum!

FANİ: Reddediyorum!

TANRI: Ne? Kendi özgür iradenle mi reddediyorsun?

FANİ: Evet!

TANRI: Yani özgür iraden epeyi işe yarıyor, öyle değil mi?

FANİ: Anlayamıyorum.

TANRI: Böyle korkunç bir teklifi reddedecek özgür bir iradeye sahip
olduğun için memnun değil misin? Bunu isteyip istemediğine aldırmadan
eğer seni bu hapı içmeye zorlasam, bundan hoşanır mısın?

FANİ: Hayır! Ne olur bunu yapma!

TANRI: Tabii ki yapmayacağım; sadece bir noktayı anlamanı sağlamaya
çalışıyorum. Pekala, bunu sana başka bir şekilde anlatayım. Seni bu hapı
yutmaya zorlamak yerine, özgür iradenin ortadan kaldırılması için
ettiğin duayı kabul ettiğimi düşün; o zaman artık özgür iraden olmadığı
için bu hapı yutacaksın.

FANİ: Ama özgür iradem gidince, bu hapı yutmayı nasıl seçebilirim ki?

TANRI: Sana bunu seçeceğini söylemedim; sana yalnızca bu hapı
yutacağını söyledim. Bu durumda gerekircilik (deterministik) kurallarına
uygun olarak hareket edecek ve bu hapı yutacaksın.

FANİ: Halen bunu reddediyorum.

TANRI: O halde özgür iradeni ortadan kaldırma önerimi
reddediyorsun. Bu, senin ilk duandan oldukça farklı, öyle değil mi?

FANİ: Şimdi ne anlatmaya çalıştığını anlıyorum. Öne sürdüğün şey
son derece dahice, ama ben bunun doğru olduğuna emin değilim. Bir kez
daha konuşmamız gereken birkaç nokta daha var.

TANRI: Tabii.

FANİ: Söylediğin iki şey bana karşıt gibi göründü. İlk olarak bir
insanın kendi özgür iradesini kullanmadıkça günaha giremiyeceğini
söyledin. Ardından, beni özgür irademden yoksun bırakacak bir hap
vereceğini ve o zaman istediğim kadar günaha girebileceğimi söyledin.
Fakat eğer özgür iradem olmazsa o zaman nasıl günaha girebilirim?

TANRI: Tartışmamızın iki bağımsız parçasını birbirine
karıştırıyorsun. Hapın seni özgür iradeden yoksun bırakacağını
söylemedim, yalnızca günaha girmekten duyduğun nefreti ortadan
kaldıracağını söyledim.

FANİ: Ne yazık ki biraz aklım karıştı.

TANRI: Pekala, o zaman taze bir başlangıç yapalım. Senin özgür
iradeni ortadan kaldırmayı kabul ettiğimi, ama bununla birlikte şimdi
günah olarak kabul ettiğin şeyleri yapacak bir anlayış verdiğimi düşün.
Teknik açıdan konuşursak, o zaman günaha girmiş olmayacaksın, çünkü bu
eylemleri özgür iradenle yapmayacaksın. Ve bu eylemler hiçbir ahlaki
sorumluluk, ahlaki suçluluk ya da ceza riski taşımayacak. Yine de bu
eylemler senin şu an için günahkarlık olarak nitelediğin şeyler olacak;
hepsi de şu an nefret duyduğun özelliklere sahip olacak, ama bu nefretin
ortadan kalkacak. Böylece artık bu eylemlere karşı nefret duymayacaksın.

FANİ: Hayır, ama bu eylemlere karşı şu an bir nefret duyuyorum, ve
bu nefretim senin bu önerini kabul etmemi engelleyecek kadar güçlü.

TANRI: Hmmm, peki o zaman bu durumu düzelteyim. Seni, artık benden
özgür iradeni ortadan kaldırmamı istemez hale getireceğim.

FANİ: (Gönülsüzce) Hayır, sanırım bunu istemiyorum.

TANRI: Pekala, bunu yapmayacağım. Ama halen, artık neden özgür
iradenden kurtulmayı istemediğin konusunda yeterince aydınlanamadım.
Lütfen bir kez daha anlat.

FANİ: Çünkü, özgür iradem olmadan günaha giremiyeceğimi söyledin.
Fakat, eğer şu an özgür iradeden kurtulmayı seçersem, o zaman bundan
sonraki tüm kötü eylemlerim günah olacak; bu da gelecekte değil, özgür
iradeden kurtulmayı seçtiğim şu anda olacak.

TANRI: Çok kötü bir tuzağa düşmüşsün gibi görünüyor, öyle değil mi?

FANİ: Tabii ki tuzağa düştüm! Beni korkunç bir ikili çıkmazın
içine soktun. Şimdi ne yaparsam yapayım, hepsi de yanlış. Eğer özgür
iradeye sahip olursam günah işlemeye devam edeceğim ve eğer özgür
iradeyi bırakırsam (tabii senin yardımınla), şu an bu seçimimle günaha
girmiş olacağım.

TANRI: Ama aynı nedenle sen de beni ikili bir çıkmazın içine
soktun. Seni özgür iradeyle bırakmaya ya da eğer istersen özgür iradeni
ortadan kaldırmaya istekliyim, ama ikisi de seni memnun etmiyor. Sana
yardım etmek istiyorum, ama bu mümkün değil gibi.

FANİ: Doğru.

TANRI: Ama bu benim hatam olmadığına göre neden halen bana kızgınsın?

FANİ: Beni ilk elden böyle kötü bir durum içine soktuğun için.

TANRI: Fakat sana göre, seni tatmin etmek için yapabileceğim hiçbir
şey yoktu.

FANİ: Şu an yapabileceğin tatminkar bir şeyin olmadığını söylemek
istiyorsun, ama bu, bir zamanlar beni tatmin edecek bir şeyler
yapamayacağın anlamına gelmiyor.

TANRI: Neden? Ne yapabilirdim?

FANİ: Bana özgür bir irade vermeyebilirdin. Oysa bana böyle bir şey
verdiğin için artık çok geç. Ama bana bunu vermeyebilirdin.

TANRI: Haa, demek ki bu! Sana özgür bir irade vermemiş olsaydım
neden daha iyi olurdu?

FANİ: Çünkü o zaman günaha girmem mümkün olmayacaktı.

TANRI: Eh, daima yaptığım hataları öğrenmekten memnun olurum.

FANİ: Ne?

TANRI: Biliyorum, biliyorum. Bu sana bir tür kendi kendime kafirlik
yapmam gibi görünüyor, öyle değil mi? Neredeyse tam bir mantıksal
çıkmaz. Bir yandan, sana öğretildiğine göre, herhangi bir akıllı
varlığın benim hata yapabileceğimi iddia etmesi ahlaki açıdan yanlış.
Diğer yandan istediğim herşeyi yapmaya hakkına sahibim. Ama aynı zamanda
ben de akıllı bir varlığım. Bu durumda asıl soru, hata yapabileceğimi
iddia etme hakkına sahip miyim, değil miyim?

FANİ: Bu kötü bir şaka. Önermelerinden bir tanesi tümüyle hatalı.
Bana herhangi bir akıllı varlığın değil, yalnızca fanilerin senin
ilminden şüphelenmesinin yanlış olduğu öğretildi. Ama sen fani
olmadığına göre bu uyarıdan açık bir şekilde özgürsün.

TANRI: Güzel, bunu mantıklı bir şekilde farkettin. Gene de
"hatalarımı öğrenmekten daima memnun olurum" dediğimde şaşırdın.

FANİ: Tabbi ki şaşırdım. Senin kendine karşı (şaka olarak
söylediğin gibi) kafirliğin nedeniyle, ya da gerçekte böyle söyleme
hakkın olmadığı gerçeği nedeniyle değil, yalnızca bunu söylediğin için
şaşırdım, çünkü bana senin hata yapmadığın öğretildi. Yani, hata
yapmanın mümkün olduğunu iddia ettiğin için şaşırdım.

TANRI: Ben bunun mümkün olduğunu iddia etmedim. Söylediğim tek şey,
eğer hata yaparsam bunu öğrenmekten memnun olacağımdı. Ama bu, 'eğer'in
farkedilip edilmediği, ya da farkedilip edilemiyeceği konusunda hiçbir
şey belirtmez.

FANİ: Lütfen bu konu üzerinde konuşmayalım. Bana özgür iradenin
verilmesinin bir hata olduğunu kabul ediyor musun, etmiyor musun?

TANRI: Bu, kesinlikle incelememizi önereceğim şeydi. Bir dakika dur
da, şu an içinde bulunduğun şu kötü dıurumu bir gözden geçireyim. Özgür
bir iradeye sahip olmak istemiyorsun, çünkü özgür bir iradeye sahip
olduğında günah işleyebilirsin ve günaha girmek istemiyorsun. (Aslında
bunu hala şaşırtıcı birşey olarak gördüğümü söylemeliyim. Bir şekilde
günah işlemeyi istemelisin, aksi taktirde niye bu tür eylemleri seçesin
ki? Ama şimdilik bun bir kenara bırakalım.) Diğer yanda, eğer özgür
iradenden kurtulmayı kabul edersen, o zaman da şu an gelecekteki
eylemlerinden sorumlu olacaksın. Bu nedenle sana daha en başından özgür
irade vermemeliydim.

FANİ: Kesinlikle!

TANRI: Ne hissettiğini tümüyle biliyorum. Pek çok fani, hatta bazı
ilahiyatçılar bile, kendileri değil ben öyle istediğim için özgür
iradeye sahip olduklarını ve ardından da onları eylemlerinden sorumlu
tuttuğum için haksızlık yaptığımı öne sürerler. Başka sözlerle ifade
edersem, benimle daha ilk elden istemeden yaptıkları bir anlaşmaya göre
yaşadıklarını hissediyorlar.

FANİ: Kesinlikle öyle.

TANRI: Daha önce de söylediğim gibi, hissettiklerini tümüyle
anlıyorum. Ve bu yakınmanın haklılığını takdir ediyorum. Ama yakınmalar,
yalnızca gerçek durum gerçekçi bir şekilde anlaşılmadığında doğar.
Bunların ne olduğu konusunda seni aydınlatmak üzereyim ve sanıyorum
sonuçlar seni şaşırtacak. Ama sana bunu doğrudan doğruya söylemek yerine
Sokratesçi bir yöntem uygulamaya devam edeceğim. Tekrarlarsak, sana bir
özgür irade vermemiş olmamı arzuluyorsun. Ama iddia ediyorum ki, gerçek
nedenleri anladığında bu arzunu artık taşımayacaksın. Savunduğum şeyi
kanıtlamak için sana ne yapacağımı söyleyeceğim. Yeni bir evren, yeni
bir uzay-zaman dizisi yaratmak üzereyim. Bu yeni evrende tıpkı senin
gibi bir fani doğacak; yani bir anlamda senin yeniden doğacağını
söyleyebiliriz. Şimdi bu yeni faniye, yani yeni sana özgür bir irade
verebilirimde, vermeyebilirim de. Sen hangisini yapmamı istersin?

FANİ: (Büyük bir rahatlamayla) Lütfen onu özgür bir iradeye sahip
olmaktan esirge.

TANRI: Pekala, söylediğin gibi yapacağım. Ama bir şeyi farkettin
mi? Özgür iradesi olmayan bu yeni sen her tür korkunç eyleme başvuracak.

FANİ: Ama özgür bir iradesi olmadığı için bunlar günah olmayacak.

TANRI: Sen bunu günah olarak adlandırsan da, adlandırmasan da, bu
eylemlerin, pek çok varlığa büyük acılar verecek korkunç eylemler
olacağı gerçeğini değiştiremezsin.

FANİ: (Bir anlık duraklamanın ardından) Yüce Tanrım, beni yeniden
tuzağa düşürdün. Daima aynı oyun. Eğer şimdi senden, özgür iradesi
olmayan ve böylece de yaptıkları günah olmayacak olan bu yaratığı
yaratmanı istersem, o zaman bu yeni ben gerçekten de bir günahkar
olmayacak ama ben, böyle bir seçimde bulunduğum için yine de günaha
girmiş olacağım.

TANRI: Bu durumda senin için daha da iyi bir şey yapacağım. Yani bu
yeni seni özgür iradeyle yaratıp yaratmayacağıma ben karar vereceğim.
Şimdi kararımı şu kağıda yazıyorum ve sana daha sonra göstereceğim.
Fakat şu an kararımı verdim ve artık bu karar değiştirilemez. Bu kararda
senin hiçbir sorumluluğun yok. Şimdi senden şunu öğrenmek istiyorum;
Hangi kararı vermemi isterdin? Şunu unutma, bu kararın sorumluluğu
tümüyle benim sırtıma yüklenmiş durumda, senin değil. Bu nedenle
korkmadan ve tümüyle dürüst bir şekilde hangi kararı vermiş olmamı
istediğini söyleyebilirsin.

FANİ: (Uzun bir sessizliğin ardından) Ona özgür irade vermiş olmanı
umut ediyorum.

TANRI: Çok ilginç! Senin için son engeli de ortadan kaldırdım. Eğer
ona özgür bir irade vermezsem, o zaman ne sen, ne de o hiçbir günahın
sorumluluğunu üstlenmeyeceksiniz. Öyleyse neden ona özgür irade vermiş
olmamı umuyorsun?

FANİ: Çünkü günaha girmiş olsa da, olmasa da, eğer sen ona özgür
bir irade vermediysen, o zaman insanlara zarar verecek ve ben de
insanların acı çektiklerini görmek istemiyorum.

TANRI: (Büyük bir rahatlamayla) En sonunda! En sonunda doğru
noktayı gördün.

FANİ: Peki bu doğru nokta ne?

TANRI: Asıl meselenin günaha girmek olmadığı. Önemli olan,
insanların ve diğer tüm canlıların acı çekmemeleri.

FANİ: Tıpkı bir faydacı gibi konuştun.

TANRI: Ben zaten bir faydacıyım.

FANİ: Ne?

TANRI: Evet biliyorum, dini eğitimin sana bunun tam tersini
öğretti. Sen büyük bir olasılıkla beni faydacı olarak düşünmek yerine
Kantçı olarak düşünüyordun; ama ne yazık ki aldığın eğitim yanlıştı.

FANİ: Söyleyecek bir şey bulamıyorum.

TANRI: Söyleyecek bir şey bulamıyorsun, öyle mi? Belki de bu, o
kadar da kötü değil; çünkü gereğinden çok konuşma eğilimindesin. Söyle
bakalım, sence daha en başından niçin sana özgür bir irade verdim?

FANİ: Neden mi? Neden böyle bir şey yaptığın konusunda pek
düşünmedim. Fakat neden böyle yaptın? Sanırım bu konuda düşünebileceğim
tek şey alışıldık dini yorumlar: Özgür irade olmayınca insan, kurtuluşu
da, laneti de hak edemez. Bu nedenle eğer insanın özgür iradesi olmazsa
sonsuz yaşam hakkını kazanamaz.

TANRI: Son derece ilginç! Benim sonsuz bir yaşamım var, peki bu
yaşamı haketmek için bir şey yaptığımı düşünüyor musun?

FANİ: Tabii ki hayır. Senin için durum farklı. Sen zaten o kadar
iyi ve mükemmelsin ki, sonsuz yaşama hak kazanmana gerek yok.

TANRI: Gerçekten mi? Bu beni oldukça imrenilen bir duruma
getiriyor, öyle değil mi?

FANİ: Seni anladığımı sanmıyorum.

TANRI: Ben sonsuza dek mutluyum, acıdan, kendimi adamaktan, kötü
arzularıma karşı çabalayıp durmaktan, ya da bu gibi şeylerden tümüyle
özgürüm. Bu tür durumlardan tümüyle özgür ve mutlu bir şekilde sonsuz
yaşamımın tadını çıkarıyorum. Oysa zavallı ölümlülerin alınteri
dökmeleri, acı çekmeleri ve ahlakla ilgili her tür korkunç çatışmayla
uğraşmaları gerekmekte. Ve bunların tümü ne için? Hatta benim varolup
olmadığımı, ya da ölümdem sonra bir yaşamın olup olmadığını bile
bilmiyorsun. "İyi" olmaya çalışarak beni ne kadar yatıştırmaya
çalışırsan çalış, yaptığın "en iyi" şeyin benim için yeterince iyi
olduğunu garanti edemezsin. Yani kurtuluşa ulaşmak için hiçbir garantin
yok. Yalnızca bunu bir düşün. Ben "kurtuluş"a zaten sahibim ve bunu
kazanmak için asla bu acılı süreçten geçmek zorunda kalmadım. Bu nedenle
beni biraz olsun kıskanmadın mı?

FANİ: Seni kıskanmak kafirliktir!

TANRI: Hadi canım, saçmalamayı bırak! Şu an din öğretmeninle değil,
benimle konuşuyorsun. Kafirlik ya da değil, zaten önemli olan şey beni
kıskanma hakkına sahip olup olmadığın konusu değil. Beni kıskanıyor
musun, kıskanmıyor musun?

FANİ: Evet, tabii ki seni kıskanıyorum.

TANRI: Güzel. Zaten şu anki dünya görüşüne göre beni son derece
kıskanman gerek. Ama daha gerçekçi bir bakış açısı yakaladığında artık
kıskanmayacaksın. Sen, bu dünyadaki yaşamın bir sınav süreci olduğunu ve
sana özgür irade verilmesinin amacının sonsuz yaşamı hak edip
edemiyeceğini görmek için bir test olduğu yolunda sana öğretilen
düşünceyi yutmuşsun. Beni asıl şaşırtan şey şu: Eğer gerçekten de benim
bu kadar iyi ve yardımsever olduğuma inanıyorsan, o zaman neden
insanların mutluluk ve sonsuz yaşam gibi şeyleri haketmeleri gerektiğini
düşündüğüme inanıyorsun? Neden bu tür şeyleri kazanıp kazanmadıklarına
aldırmadan tüm insanlara bunu bağışlamayayım?

FANİ: Ama bana senin ahlak ve adaletinin, iyiliğin mutlulukla
ödüllendirilmesini, kötülüğün ise acı ile cezalandırılmasını
gerektirdiği öğretildi.

TANRI: O halde sana yanlış öğretilmiş.

FANİ: Ama dini yazılar bu düşünceyle dolu. Örneğin, Jonathan
Edwards'ı ele al; o, "Günahkarlar, öfkeli Tanrı'nın avuncundadırlar"
diyor. Senin, düşmanlarını tıpkı iğrenç birer akrep gibi cehennem
alevlerinin tepesinde tuttuğunu ve onları yalnızca merhametin
aracılığıyla nail olabilecekleri kısmetten yoksun bıraktığını söylüyor.

TANRI: İyi ki Jonathan Edwards'ın azarlamalarıyla karşı karşıya
kalmadım. Bazı öğütler, gereğinden fazla yanlış yönlendiriliyor.
Herşeyden önce, "Günahkarlar, öfkeli Tanrı'nın avuncundadırlar" lafı
kendi kendisiyle çelişiyor. İlk olarak ben asla öfkelenmem. İkincisi,
"günah" diye bir kavramı düşünmem. Üçüncüsü de benim hiç düşmanım yok.

FANİ: Yani kimseden nefret etmediğini ve senden nefret eden hiçbir
insanın olmadığını mı söylüyorsun?

TANRI: Evet, ikisi de doğru.

FANİ: Hadi canım, ben senden nefret ettiğini söyleyecek insanlar
tanıyorum. Hatta ben de bir zamanlar senden nefret ettim.

TANRI: Benim hakkımda kafanda yarattığın görüntüden nefret ettiğini
söylemek istiyorsun. Oysa, gerçekte olduğum halimle benden nefret etmek
aynı şey değil.

FANİ: Yani senin hatalı bir görüntünden nefret etmenin yanlış
birşey olmadığını, ama gerçekte olduğun halinle senden nefret etmenin
yanlış olduğunu mu söylüyorsun?

TANRI: Hayır, söylediğim şey tam olarak bu değil; ben çok daha
kesin bir şey söylüyorum. Söylediğim şeyin doğruyla ya da yanlışla bir
ilgisi yok. Beni gerçekten tanıyan bir insanın psikolojik olarak benden
nefret etmesinin olanaksız olduğunu söylüyorum.

FANİ: Peki faniler senin gerçek doğan hakkında bu kadar yanlış bir
görüşe sahip olduklarına göre neden bizleri aydınlatmıyorsun? Bizi neden
doğru yola yönlendirmiyorsun?

TANRI: Böyle bir şey yapmadığımı nereden biliyorsun?

FANİ: Yani neden duyularımızla anlayabileceğimiz bir şekilde
karşımıza geçip yaptığımız şeyin yanlış olduğunu bize söylemiyorsun?

TANRI: Gerçekten de, duyularınızın anlayabileceği şekilde ortaya
çıkabilecek bir varlık olduğuma inanacak kadar saf mısın? Benim zaten
sizin duyularınız olduğumu söylemek daha doğru olur.

FANİ: (Hayretle) Sen benim duyularım mısın?

TANRI: Tam olarak değil; bundan daha fazlasıyım. Ama böylesi,
gerçeğe, duyularla algılanabilir bir şey olduğumu söylemekten daha
yakın. Ben bir nesne değilim; tıpkı senin gibi bir 'özne'yim ve bir
özne algılayabilir ama algılanamaz. Kendi düşüncelerini ne kadar
görebilirsen, beni de o kadar görebilirsin. Bir elmayı görebilirsin, ama
senin elmayı görüşün görülemez. Ve işte ben de, bir elmadan çok, o
elmayı görmeye benzerim.

FANİ: Eğer seni göremezsem, nasıl olur da varolduğunu bilebilirim?

TANRI: İyi soru. Peki, varolduğumu nereden biliyorsun?

FANİ: Şey, çünkü seninle konuşuyorum, öyle değil mi?

TANRI: Benimle konuştuğunu nereden biliyorsun? Bir psikiyatriste
"Dün Tanrı ile konuştum" dediğini düşün, sana ne diyeceğini sanıyorsun?

FANİ: Bu psikiyatristine bağlı olabilir. Çoğu sanırım benim
kendimle konuştuğumu söyleyecektir.

TANRI: Ve böylece doğruyu söylemiş olacaklar.

FANİ: Ne? Yani varolmadığını mı söylüyorsun?

TANRI: Hatalı sonuçlar çıkarma konusunda inanılmaz bir yeteneğin
var! Yalnızca kendinle konuştuğun için benim varolmadığım sonucuna
varıyorsun öyle mi?

FANİ: Şey, eğer seninle konuştuğumu düşünüyorsam, ama gerçekte
kendimle konuşuyorsam, o zaman sen nasıl varolabilirsin?

TANRI: Senin sorun, bir akıl karışmasına ek olarak doğan iki yanlış
düşünceye dayanıyor. Benimle konuşup konuşmadığın sorusu ve varolup
olmadığım sorusu birbirinden tümüyle ayrı iki soru. Şu an benimle
konuşuyor olmasan da (ki kesinlikle benimle konuşuyorsun), bu gene de
benim varolmadığım anlamına gelmez.

FANİ: Şey, tabii. Öyleyse, "eğer kendimle konuşuyorsam o halde sen
yoksun" demek yerine, "eğer kendimle konuşuyorsam, o halde kesinlikle
seninle konuşmuyorum" demem gerekirdi.

TANRI: Gerçekten de oldukça farklı bir ifade, ama halen hatalı.

FANİ: Ama eğer ben yalnızca kendimle konuşuyorsam, o halde seninle
nasıl konuşuyor olabilirim.

TANRI: "Yalnızca" sözcüğünü oldukça yanlış bir şekilde
kullanıyorsun. Senin kendin ile konuşuyor olmanın benim ile konuşmadığın
anlamına gelmediğini kanıtlayan bir sürü mantıki olasılık söyleyebilirim.

FANİ: Yalnızca bir tane söyle.

TANRI: Pekala, bu olasılıklardan bir tanesi ikimizin özdeş olması.

FANİ: Ne kadar kafirce bir düşünce; şükür ki böyle bir şeyi ben söylemedim.

TANRI: Bazı dinlere göre kafirce. Diğerlerine göre ise kesinlikle,
dosdoğru ve basit bir şekilde gerçeği yansıtıyor.

FANİ: Öyleyse bu ikilemden kurtulmamın tek yolu senin ile benim özdeş
olduğumuza inanmam öyle mi?

TANRI: Tek yolu değil; bu yalnızca bir tek yol. Başka bir çok yol var.
Örneğin, sen benim bir parçamsın ve böylece benim bir parçam olan
kendinle konuşuyorsun. Ya da ben senin bir parçan olabilirim ve böylece
ben olan parçanla konuşuyor olursun. Ya da sen ve ben kısmen üstüste
gelmiş olabiliriz ve bu durumda da içindeki iki bölümle konuştuğunda hem
kendinle hem de benimle konuşmuş olursun. Kendinle konuşmanın benimle
konuşmak olmadığını kanıtlar gibi görünmesinin tek yolu, senin ile benim
tümüyle ayrı olmamız; hatta o zaman bile, belki de ikimizle de konuşuyor
olabilirsin.

FANİ: O zaman varolduğunu iddia ediyorsun.

TANRI: Tam olarak değil. Yine hatalı bir sonuç çıkarıyorsun. Benim
varolup olmadığım sorusu henüz gündeme gelmedi. Söylediğim tek şey,
senin kendinle konuşuyor olmanın benim yok olduğum anlamına gelmediği.

FANİ: Pekala, bunu anladım. Ama gerçekte bilmek istediğim şey varolup
olmadığın.

TANRI: Bunu sorman ne tuhaf.

FANİ: Neden? İnsanlar aynı soruyu yüzlerce yıldır soruyorlar.

TANRI: Bunu biliyorum. Garip olan şey soru değil, bu sorunun bana sorulması.

FANİ: Neden?

TANRI: Çünkü varoluşundan şüphelendiğin varlık benim. Endişeni tümüyle
anlıyorum. Benimle yaşadığın şu anki deneyimin yalnozca bir yanılsama
olmasından endişeleniyorsun. Fakat, varlığından şüphelendiğin bir
varlıktan, varolup olmadığı konusunda güvenilir bir bilgi almayı nasıl
umabilirsin?

FANİ: O zaman bana varolup olmadığını söylemeyeceksin?

TANRI: Böyle bir şeyi kasten yapmıyorum. Yalnızca sana vereceğim hiçbir
yanıtın seni tatmin etmeyeceğini anlamanı sağlamaya çalışıyorum. Pekala,
"hayır, yokum." dediğmi düşün. Bu neyi kanıtlayacak? Kesinlikle hiçbir
şeyi. Ya da, "evet, varım." dediğimi. Bu seni ikna edecek mi? Tabii ki
hayır.

FANİ: Eğer sen varolup olmadığını söyleyemiyorsan, o zaman bunu bana kim
söyleyebilir?

TANRI: Bu, sana kimsenin söyleyemiyeceği bir şey. Yanıtı yalnızca kendin
bulabilirsin.

FANİ: İyi ama nasıl?

TANRI: Bunu da sana kimse söyleyemez.

FANİ: O zaman bana hiçbir şekilde yardım edemezsin?

TANRI: Bunu söylemedim. Ben yalnızca, bunu sana söyleyebilmemin hiçbir
yolu olmadığını dile getirdim. Fakat bu, sana yardım edemiyeceğim
anlamına gelmez.

FANİ: O halde bana nasıl yardımcı olabilirsin?

TANRI: Bunu bana bırakmanı öneririm. Bu konuyu şimdilik olduğu gibi
bırakıp benim sana neden bir özgür irade verdiğim konusuna dönmek
istiyorum. Sana özgür bir irade verişimin nedeni konusundaki ilk
düşüncen, yani kurtuluşu hak edip etmeyeceğini görmek için böyle bir
şeyi yaptığım düşüncesi pek çok ahlakçıya cazip görünebilir, fakat bu
benim için korkunç bir düşünce. Sana özgür bir irade verişim konusunda
daha sevecen, daha insancıl bir neden bulamıyor musun?

FANİ: Şey, bir zamanlar bu soruyu Ortodoks bir hahama sormuştum. Bana,
kurtuluşu kazandığımızı hissetmedikçe ondan zevk alamayacak şekilde
yaratıldığımızı söylemişti. Ve bunu kazanmak için de, şüpheisz ki özgür
bir iradeye ihtiyacımız vardı.

TANRI: Bu yorum gerçekten de ilk yorumundan daha iyi, ama halen yanlış.
Ortodoks Museviliğine göre ben melekleri yarattım ve onların özgür
iradesi yok. Gerçekte hepsi de benim gözetimim altında ve o kadar iyiler
ki en küçük bir günaha bile eğilimleri yok. Aslında hiçbir seçenekleri
yok. Buna karşın, böyle bir şeyi asla kazanmamış olsalar da sonsuza
kadar mutlular. Bu nedenle, eğer senin şu hahamının yorumu doğru
olsaydı, o halde neden fanileri yaratmak yerine yalnızca melekleri
yaratmadım?

FANİ: Neden böyle yapmadın?

TANRI: Basit, çünkü bu yorum doğru değil. İlk olarak ben asla hazır
halde melekler yaratmadım. Tüm varlıklar, "meleklik" olarak
adlandırılabilecek bir düzeye kesinlikle yakındır. Fakat tıpkı insan
ırkının, biyolojik evrim sürecinin belli bir aşamasında olmaları gibi
melekler de kozmik evrim sürecinin sonucudurlar. Aziz ve günahkar olarak
adlandırılan insanlar arasındaki tek fark, ilkinin ikincisinden çok daha
yaşlı olmasıdır.

Ne yazık ki, evrenin belki de en önemli gerçeğinin, yani basit bir
şekilde kötülüğün acı verici olduğunun öğrenilmesi pek çok yaşam
süresini gerektiriyor. Ahlakçıların tüm tartışmaları ve insanların neden
kötü eylemlerde bulunmamaları gerektiği yolunda ortaya sürülen tüm sözde
nedenler basit bir şekilde, "kötülük acı vericidir" temel gerçeğinin
ışığı altında önemsiz denecek kadar sönük kalmaktadırlar.

Hayır sevgili dostum, ben bir ahlakçı değilim. Ben tümüyle bir
faydacıyım. Bir ahlakçı rolünde tasarlanmam, kesinlikle insanlık ırkının
en büyük trajedilerinden bir tanesi. Benim bu düzenin içindeki rolüm
(eğer bu yanlış yönlendirici ifade kullanılabilirse) ne cezalandırmak,
ne de ödüllendirmek, yalnızca varlıkların mutlak mükemmelliğe
ulaşmalarını sağlayan sürece yardımcı olmak.

FANİ: Neden bu ifadenin yanlış yönlendirici olduğunu söylüyorsun?

TANRI: İki açıdan böyle söyledim. İlk olarak, benim düzenin içindeki
rolümden bahsetmek hatalı, ben bu düzenim. İkinci olarak, varlıkların
aydınlanma sürecine yardımcı olduğumu söylemek de yanlış yönlendirici,
çünkü süreç benim. Eski Taocular (ki onlar beni Tao olarak
adlandırıyordu) benim nesneleri yaratmadığımı ya da yönetmediğimi, ama
herşeyin benim aracılığımla olduğunu söylerken daha doğru bir ifade
kullanıyorlardı.

Daha çağdaş terimler kullanırsak, ben Kozmik Süreç'in nedeni değil,
Kozmik Süreç'in kendisiyim. Sanırım insanların benim hakkımda
yapabilecekleri en doğru ve en verimli tanım, en azından evrimlerinin bu
aşamasında, benim aydınlanma süreci olduğumdur. Şeytan hakkında düşünmek
isteyenler (ben bunu düşünmemelerini arzu etsem de) onu süreç içinde
başarısız bir zaman dönemi olarak tanımlayabilirler. Bu anlamda şeytan
gereklidir. Süreç uzun bir zamanı kapsar ve bu konuda benim
yapabileceğim bir şey yok. Ama seni temin ederim ki, süreç daha doğru
bir şekilde anlaşıldığında, zamanın acı verici uzunluğu artık temel bir
engel ya da şeytan olarak ele alınmayacaktır. Bu süre, sürecin özü
olarak değerlendirilecektir.

Şu an bunun, engin bir acı denizinde bulunan seni tümüyle avcutmadığını
biliyorum, ama işin şaşırtıcı yanı bir kez bu temel tavrı yakaladın mı,
sonsuz acın artık azalmaya başlar ve sonunda yok olur.

FANİ: Bana söylediklerine inanma eğilimindeyim. Ama olayları senin
gözünle görmeyi başardığımı düşün. O zaman daha mutlu olacağım, ama
başkalarına karşı bir görevim olmayacak mı?

TANRI: (Gülerek) Bana Mahayana Budacılarını anımsattın. Hepsi de "Diğer
tüm varlıkların Nirvana'ya ulaştıklarını görmedikçe Nirvana'ya
ulaşmayacağım' derler. Bu nedenle her biri, önce diğerlerinin Nirvana'ya
ulaşmalarını beklerler. Çok uzun bir süre bekleyeceklerine hiç şüphe yok!

Hinayana Budacıları ise başka bir yönde hata yaparlar. Onlar bir insanın
diğer bir insanın kurtuluşa ulaşmasında en küçük bir yardımı
olamıyacağına inanırlar; her biri de bunu tümüyle kendi başlarına
yapmaları gerektiğine inanırlar. Bu nedenle hepsi de kendi kurtuluşu
için çalışır. Fakat bu da kurtuluşu olanaksız kılan son derece
ayrılıkçı bir tutum.

İşin gerçek yanı, kurtuluş bir yandan kişisel, bir yandan da toplumsal
bir süreçtir. Aydınlanmaya ulaşmanın insanı görevlerden, yani insanlara
yardımdan arındırdığına inanmak çok tehlikeli bir hatadır. Diğerlerine
yardım etmenin en iyi yolu, insanın önce kendi içindeki ışığı görmesidir.

FANİ: Kendi hakkında yaptığın tanımlamada aklımı karıştıran bir nokta
var. Kendini esas itibariyle bir süreç olarak tanımladın. Bu, seni
kişisel olmayan bir nur yapar. Ama insanların çoğunun kişisel bir
Tanrı'ya ihtiyacı var.

TANRI: Yani onlar kişisel bir Tanrı'ya ihtiyaç duydukları için benim
böyle bir Tanrı olmam mı gerekir?

FANİ: Tabii ki hayır. Ama bir dinin fani bir insan tarafından kabul
edilmesi için o dinin, kendi ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.

TANRI: Bunu farkettim. Fakat bir varlığın "kişilik" olarak adlandırılan
yanı, varlığın kendisi değil, ona bakan kişinin gördüğü şeydir. Benim
kişisel bir varlık olup olmadığım tartışması oldukça saçma, çünkü
bunlardan ikisi de ne doğru, ne de yanlış. Bir bakış açısına göre
kişisel bir varlığım, bir başka bakış açısına göre ise değilim.

İnsan için de aynı şey geçerli. Başka bir gezegenden gelen bir varlık,
insanı, katı bir şekilde düzenlenen fiziksel kanunlara uygun davranan
atomik parçacıkların bir toplamı olan ve belli bir kişiliği olmayan bir
varlık şeklinde görebilir. Bir insanın kişiliği hakkında, bir insanın
bir karıncanın kişiliği hakkında hissettiklerinden daha fazla bir şey
hissetmeyebilir. Fakat karıncanın, benim gibi karıncayı gerçekten iyi
bilen bir varlık için, tıpkı insanın olduğu gibi bir kişiliği vardır.
Bir varlığa kişisel olmayan bir şey olarak bakmak, ona kişisel bir
varlık olarak bakmamaktan daha doğru ya da yanlış değildir, ama genel
olarak bir şey daha iyi tanındıkça daha kişisel hale gelmeye başlar.

Beni kişisel bir varlık olarak mı, yoksa kişisel olmayan bir varlık
olarak mı görüyorsun?

FANİ: Şey, seninle konuşuyorum, öyle değil mi?

TANRI: Doğru. Bu bakış açısına göre bana karşı olan tutumun beni kişisel
bir varlık olarak kabul ettiğin şeklinde tanımlanabilir. Fakat bir başka
bakış açısına göre, ki bu diğerinden daha az doğru değil, kişisel
olmayan bir şekilde görünebilirim.

FANİ: Fakat eğer gerçekten de süreç gibi soyut bir şeysen, o zaman
yalnızca basit bir 'süreç' ile konuşmamın ne anlamı olduğunu anlamıyorum.

TANRI: 'Basit' sözcüğünü kullanışını çok seviyorum. Aynı şekilde 'basit
bir evrende' yaşadığını da söyleyebilirsin.

Peki ama neden herşeyin bir anlamı olması gereksin? Bir ağaçla
konuşmanın bir anlamı var mı?

FANİ: Tabii ki yok.

TANRI: Ama buna karşın pek çok çocuk ve ilkel insan bunu yapıyor.

FANİ: Ama ben ne bir çocuk, ne de ilkel bir insanım.

TANRI: Ne yazık ki bunu ben de farkettim.

FANİ: Neden 'ne yazık ki' dedin?

TANRI: Çünkü pek çok çocuk ve ilkel insan, sizlerin yitirdiğiniz temel
dürtülere sahip. Samimi olmak gerekirse, en azından bir süreliğine
ağaçlarla konuşsanız, bu sizin için benimle konuşmaktan daha iyi olacaktır.

Ama galiba durmadan konumuzdan sapıyoruz. Son kez olarak, neden sana
özgür bir irade verdiğim konusunda ortak bir anlayışa varmaya çalışmamız
hoşuma gidecek.

FANİ: Ben de bir süredir bunu düşünüyordum.

TANRI: Yani konuşmamıza dikkatini vermediğini mi söylemek istiyorsun?

FANİ: Tabii ki dikkatimi veriyordum. Fakat bir yandan da bu konuyu
düşünüyordum.

TANRI: Peki bir sonuca varabildin mi?

FANİ: Şey, bana bunun nedeninin benim böyle bir şeyi kazanıp
kazanamayacağımı görmek olmadığını söyledin. Ayrıca bir şeyden zevk
almak için onu haketmemizi hissetmemiz gerektiği fikrini de reddettin.
Ve bir faydacı olduğunu söyledin. En önemlisi de, kötü olanın günahın
kendisi değil, bunun sonucu olan acı olduğunu birdenbire farkettiğimde
bundan memnun olman.

TANRI: Tabii ki! Aksi taktirde günah nasıl kötü olabilir?

FANİ: Pekala, bunu ikimiz de biliyoruz. Fakat ne yazık ki, tüm yaşamım
boyunca günahın kendisinin kötü olduğunu söyleyen şu ahlakçıların etkisi
altında kaldım. Neyse, bu parçaların tümünü biraraya getirdiğimizde,
insanlara özgür irade vermenin tek nedeni olabileceği sonucuna
varıyorum: Özgür iradeye sahip olan insanların, özgür iradeye sahip
olmayan insanlara oranla diğerlerine ve kendilerine daha az zarar verme
eğiliminde olacaklarına inanıyorsun.

TANRI: Bravo! Şu ana kadar gösterdiğin en iyi nedendi. Seni temin ederim
ki, eğer sana özgür irade vermeyi seçseydim, böyle bir seçim yapmamın
tek nedeni bu olurdu.

FANİ: Ne? Yani bizlere özgür bir irade vermeyi kendinin seçmediğini mi
söylüyorsun?

TANRI: Sevgili dostum, eşkenar bir üçgenin iç açılarının eşit olmasını
nasıl seçebilirsem, sana özgür bir irade vermeyi de ancak böyle
seçebilirim. İlk başta bir eşkenar üçgen yaratmayı, ya da yaratmamayı
seçebilirdim, ama böyle bir şey yaratmayı seçtiğimde, onun iç açılarını
eşit yapmaktan başka bir seçeneğim yoktu.

FANİ: Sanırım herşeyi yapabilirdin.

TANRI: Yalnızca mantıki açıdan olası şeyleri yapabilirdim. Aziz
Thomas'ın dediği gibi, "Tanrı'nın olanaksız şeyleri yapamayacağı
gerçeğini, güçlerinin sınırlı olduğu şeklinde ele almak bir günahtır."
Bu düşünceye katılıyorum, ama ben günah sözcüğü yerine hata sözcüğünü
kullanırdım.

FANİ: Ne olursa olsun, gene de bana özgür irade vermeyi kendinin
seçmediğin yolundaki sözlerin karşısında halen şaşkınlık içindeyim.

TANRI: Artık, en başından bu yana tüm tartışmamızın bir tek devasa
yanılgıya dayandığını söylememin zamanı geldi.

Tümüyle saf bir ahlak düzeyinde konuştuk. Sen temel olarak sana özgür
bir irade verdiğimi söyledin ve tüm konu böyle yapmalı mıydım, yapmamalı
mıydım konusu üzerinde yükseldi. Oysa bu konuda hiçbir seçeneğim
olmadığını bir an bile düşünmedin.

FANİ: Hala anlayamıyorum.

TANRI: Öyle! Çünkü olaya yalnızca bir ahlakçının gözleriyle
bakabiliyorsun. Sorunun çok daha temel metafizik yanlarını bir kez olsun
gözönünde bulundurmadın.

FANİ: Ne anlatmak istediğini hala anlayamıyorum.

TANRI: Benden özgür iradeni ortadan kaldırmamı istemeden önce, ilk
sorunun, özgür bir iradeye sahip olup olmadığın yönünde olması gerekmez
miydi?

FANİ: Bu, daha en baştan varolduğuna emin olduğum bir şeydi.

TANRI: Peki bundan nasıl emin olabiliyorsun?

FANİ: Bilmiyorum. Özgür bir iradem var mı?

TANRI: Evet.

FANİ: O zaman neden bundan emin olmamam gerektiğini söylüyorsun?

TANRI: Çünkü emin olmamalıydın. Bir şeyin doğru olması, her zaman doğru
olacağı anlamına gelmez.

FANİ: Gene de, bu durum özgür bir iradeye sahip olduğum konusundaki
doğal dürtümün doğru olduğunu kanıtlıyor. Bazen gerekircilerin
(deterministler) haklı olmasından korkardım.

TANRI: Onlar haklı.

FANİ: Bir dakika, bir dakika, o zaman benim özgür bir iradem var mı, yok mu?

TANRI: Sana daha biraz önce özgür bir iraden olduğunu söyledim. Fakat
bu, gerekircilerin yanıldığını göstermez.

FANİ: Peki ama o zaman eylemlerim doğa kanunları tarafından mı belirleniyor?

TANRI: Buradaki belirlenmek sözcüğü, anlaşılması zor ama bir yandan da
güçlü bir şekilde yanlış yönlendirilmektedir ve özgür iradenin,
gerekircilik tartışmalarının karşısında yeraldığı karmaşasının doğmasına
neden olmuştur.

Eylemlerin gerçekten de doğa kanunlarıyla uyum içindedir, ama onların
doğa kanunları tarafından belirlendiğini söylemek, kendi iradenin doğa
kanunlarıyla çatışma içinde olacağı tümüyle yanlış yönlendirici,
psikolojik bir betimleme yaratır. Oysa doğa kanunları senden daha
güçlüdür ve sen hoşlansan da, hoşlanmasan da eylemlerini 'belirler'.
Aslında kendi iradenin doğa kanunlarıyla çatışma içinde olması bile
olanaksızdır. Sen ve doğa kanunları gerçekte bir ve aynısınız.

FANİ: Doğa kanunlarıyla çatışamıyacağımı söylerken ne demek istiyorsun?
Son derece inatçı bir insan olduğumu ve doğa kanunlarına uymayacak
şekilde belirlendiğimi düşün. Eğer yeterince inatçı olursam sen bile
beni durduramazsın.

TANRI: Kesinlikle haklısın. Gerçekten de seni durduramam. Fakat seni
durdurmam gerekmez, çünkü zaten böyle bir şeye kalkışamazsın bile.
Goethe'nin çok güzel bir şekilde belirttiği gibi, "Doğaya karşı çıkmaya
çalışırken, böyle yaparak zaten doğa kanunlarına uygun davranıyoruz."

Anlamıyor musun? 'Doğa Kanunları' olarak adlandırılan şey, senin ve
diğer varlıkların eylemlerini açıklamak için kullanılan bir tanımlamadan
başka bir şey değil. Bunlar nasıl davranmamız gerektiğini belirleyen
bazı talimatlar, eylemlerinizi belirleyen ya da zorlayan bazı güçler
değil, basit bir şekilde, davranışlarımızın bir tanımıdır.

Bir doğa kanununu geçerli hale getirmek için gerçekte nasıl eylemde
bulunduğunu, ya da eğer böylesinden hoşlanırsan, nasıl eylemde bulunmayı
tercih ettiğini hesaba katmalısın.

FANİ: Yani gerçekte doğa kanunlarına karşı hareket etmeye karar vermemin
mümkün olmadığını mı söylüyorsun?

TANRI: Çok ilginç, ikinci kez "eylemin seçilmesi" yerine "eyleme karar
vermek" ifadesini kullanıyorsun. Bu tür bir fark gözetmemen oldukça
alışıldık bir şey. İnsanlar sık sık "böyle yapmaya karar verdim"
ifadesini "böyle yapmayı seçtim" ifadesiyle eşanlamlı olarak
kullanırlar. Bu psikolojik eşanlamlılık, gerekirciliğin ve seçimin
birbirlerine, göründüklerinden daha yakın olduğunu ortaya koymaktadır.

Tabii ki, gerekircilik öğretisi eylemlerinin senin dışındaki bir şey
tarafından belirlendiğini söylerken, özgür irade öğretisinin eylemlerini
senin belirlediğini söylediğini belirtebilirsin. Fakat, karmaşa büyük
ölçüde, senin gerçekliği 'sen' ve 'sen olmayan' olarak ikiye bölmenden
kaynaklanmaktadır. Gerçekten de sen nerede bitiyorsun ve evrenin geri
kalanı nerede başlıyor? Ya da evrenin geri kalanı nerede bitiyor ve sen
nerede başlıyorsun? Bir kez 'sen' ve 'doğa' olarak adlandırdığın şeyi
kesintisiz bir bütünlük olarak görebilirsen, o zaman doğayı sen mi
denetliyorsun, yoksa doğa mı seni denetliyor gibi sorular artık canını
sıkmaz. Böylece gerekircilikle özgür iradenin birbirine karşıt oldukları
düşüncesinden doğan karmaşa ortadan kalkar.

FANİ: Biraz önce tüm tartışmamızın bir tek devasa yanılgıya dayandığını
söylemiştin. Fakat hala bu yanılgının ne olduğunu söylemedin.

TANRI: Seni özgür iraden arınmış halde yaratabileceğimin mümkün olduğu
düşüncesi...

Sanki gerçekte böyle bir olasılık varmış gibi davrandın ve neden bu
olaslığı seçmediğimi merak ettin. Ama asla, özgür iradesi olmayan bir
varlığın, çekimsel etkisi olmayan herhangi bir nesne kadar akla uygun
olmayan bir şey olduğunu düşünmedin. (Aklıma gelmişken, çekimsel etkisi
olan bir nesneyle, özgür iradesi olan bir varlık arasında farkettiğinden
daha büyük bir benzerlik var.) Dürüstçe, özgür iradesi olmayan bilinçli
bir varlık hayal edebiliyor musun? Hiç böyle bir şey olabilir mi?

Sanırım yaşamın boyunca seni böylesine yanlış yönlendiren şey, sana
özgür iradeyi insanlara bir tür hediye olarak verdiğimin söylenmesi.
Sanki ilk önce insanı yaratıp ardından da ona, sonradan aklıma gelip
özgür irade denen birşeyi bahşetmişim gibi. Belki de elimde bir tür
'boya fırçası' olduğunu ve bazı insanları özgür iradeye boyadığımı,
bazılarını da boyamadığımı düşünmüşsündür. Hayır, özgür irade 'fazladan'
verilen bir şey değil; o bilinçliliğin özünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Özgür iradeden yoksun bir bilinçli varlık inancı, yalnızca metafizik bir
saçmalıktır.

FANİ: Ben asıl sorunun ahlaki olduğuna inanırken, sen bana temel
karmaşanın metafizik bir yanılgı olduğunu söylüyorsun. Öyleyse neden
benimle bu uzun tartışmayı yaptın?

TANRI: Çünkü varlığındaki bu ahlaki zehiri dışarıya atmanın senin için
iyi bir terapi olacağını düşündüm. Metafizik karmaşalarının çoğu hatalı
ahlaki düşüncelere dayanıyordu ve bu nedenle ilk olarak hatalı ahlaki
düşüncelerinle uğraşmamız gerekiyordu.

Ve artık şimdi ayrılmalıyız, en azından bana yeniden ihtiyaç duyuncaya
dek. Sanırım şu anki birlikteliğimiz seni uzun süre idare edecektir. Ama
mutlaka sana ağaçlar hakkında söylediklerimi anımsa. Eğer böyle bir şeyi
yaptığında kendini aptal gibi hissedeceksen, tabii ki bunu sözlük
anlamında uygulamak zorunda değilsin. Ama onlardan öğreneceğin çok şey
var; kayalardan, nehirlerden ve doğayı oluşturan diğer şeylerden de
öyle. 'Günah', 'özgür irade' ve 'ahlaki sorumluluklar' gibi tüm
hastalıklı düşünceleri ortadan kaldıracak daha doğal bir yol yoktur.
Tarihin bir döneminde bu tür düşünceler gerçekten de kullanışlıydı.
Zorbaların sınırsız bir güce sahip oldukları dönemlerde, verdikleri
acıları perdelemenin en kısa yolu cehennem korkusuydu. Fakat insanoğlu o
zamandan bugüne dek büyüdü ve artık bu korkunç düşünce biçimine gerek yok.

Bir zamanlar büyük Zen şairi Seng-Ts'an'ın şu şiiri aracılığıyla
söylediklerim sana yardımcı olabilir:

Eğer arıyorsan apaçık gerçeği
Vazgeç ayırmaktan doğru ile eğriyi.
Doğru ile eğri arasındaki çelişki
Zihnimizin büyük bir illeti.

Yüzündeki ifadeden bu sözlerin aynı anda seni hem rahatlattığını, hem de
dehşete düşürdüğünü anlıyorum. Bundan neden korkuyorsun? Eğer zihnindeki
doğru ve yanlış ayrımını ortadan kaldırırsan, yanlış olan eylemlerde
bulunma eğilimin artacak mı? Doğru ve yanlış konusundaki yargılarının
seni doğru şeyler yapmaktan çok yanlış şeyler yapmaya yöneltmediğine
nasıl emin olaniliyorsun? Ahlak karşıtı olan insanların, kuramlarını
eyleme döktüklerinde, ahlakçılardan daha az ahlaklı davranacaklarına
gerçekten inanıyor musun? Tabii ki hayır. Ahlakçıların bile çoğu,
kuramsal açıdan ahlak karşıtı bir konumda olanların çoğunun
davranışlarının son derece ahlaklı olduğunu belirtmektedirler. Ahlaki
ilkeleri olmayan bu tür insanların böylesine sevecen davranmaları onları
son derece şaşırtmaktadır. Ayrıca ahlaki ilkeler ortadan kalktığında,
insanın iyi huylarının böylesine özgürce doğmasını da anlamamaktadırlar.

"Doğru ile eğri arasındaki çelişki zihnimizin büyük bir illeti" sözleri,
Cennet Bahçesi ve Adem'in bilgi meyvasını yediği için cennetten
kovulduğu hikayesinden çok farklı bir düşünceyi ortaya koymuyor mu? Bu
bilgi, ahlaki duygular değil, ahlaki ilkelerdi ve Ademler halen bunlara
sahip. Bu hikayenin gerçeği şu: Ben Adem'e asla bu ağacın meyvasını
yememesini emretmedim, yalnızca yememesini tavsiye ettim. Eğer beni
dinlemiş olsaydı başını bu kadar derde sokmayacaktı. Ama hayır, herşeyi
bildiğini sandı. Umarım insanlar bir gün, Adem'i ve onun soyunu yaptığı
şey nedeniyle cezalandırmadığımı anlarlar. İşin gerçeği, ne yazık ki,
meyvanın kendisi zehirliydi ve etkilerinin ortadan kalkması sayısız
kuşaklar gerektirecek.

Evet artık gitmeliyim. Umarım tartışmamız, senin şu ahlaki
hastalıklarının bir kısmını ortadan kaldırıp yerine daha doğal
yönelişler kazandırır. Ayrıca Lao Tzu'nun ağzından, ahlak yanlısı tutumu
için Konfüçyus'u azarlarken kullandığım şu sözleri de anımsa:

İyilik ve görev hakkındaki tüm konuşmalar, durmadan insanın
cesaretini kırar ve duyanı rahatsız eder. Yerin ve Göğün sonsuz
döngülerini nasıl sürdürdüklerini, ayın ve güneşin parlaklıklarını nasıl
koruduklarını, gökyüzündeki yıldızları, kuşları ve diğer hayvan
sürülerini, ağaçları ve bitkileri incelesen daha iyi olurdu. Ayrıca
adımlarını içindeki güce yönlendirmeyi, 'Doğa'nın Yolu'nu izlemeyi de
öğrenmelisin; o zaman kısa süre sonra artık iyilik ve görev vaazları
vererek ortada dolanmana gerek kalmaz. Kuğunun beyaz olmak için hergün
banyo yapması gerekmez.

FANİ: Doğu felsefesini savunuyor gibisin.

TANRI: Hayır, tam olarak değil. Benim en iyi düşüncelerimden bazıları da
senin memleketin olan Amerika'da yeşerdi. Örneğin, 'ödev' konusundaki
düşüncelerimi en net olarak Walt Whitman aracılığıyla dile getirmiştim:

Ben ödev diye bir şey vermedim.
Başkalarının ödev olarak verdiklerini
Ben yaşayan dürtüler olarak verdim.

1. AHLAK SİSTEMİM

Rüzgar nereden eserse essin,
Dünyanın gidişatı ne olursa olsun,
Benim için tümüyle mükemmeldir!

(bir Taocu)




2. NE OLURSA OLSUN

AHLAKÇI: Ben de şiirini okuyordum:


Rüzgar nereden eserse essin,
Dünyanın gidişatı ne olursa olsun,
Benim için yeterince iyidir!


TAOCU: Şiiri yanlış aktardın, son satır, "benim için tümüyle
mükemmeldir" olmalıydı. Ama senin yorumunu da kendiminki kadar beğendim.

AHLAKÇI: Fakat ne olursa olsun, ben bu şiiri çocukca, sorumsuzca,
mantıksız buluyor ve ahlaki açıdan da eleştiriyorum.

TAOCU: Bu düşüncen benim için tümüyle mükemmel!

AHLAKÇI: Ben ciddiyim, şiirindeki bu dünyadan uzaklaşma felsefene
katılmıyorum.

TAOCU: Ben, bu şiirde dünyadan uzaklaşma felsefesi olduğunu düşünmüyorum.

AHLAKÇI: Tabii ki var! Senin şiirin, şu Zen şiiriyle yüzeysel bir
benzerlik taşıyor:


Hiçbir şey yapmadan sessizce otur.
Bahar gelir
Ve otlar kendiliğinden
Büyürler nasılsa...


TAOCU: Bu şiiri severim; sanırım en çok sevdiğim şiir.

AHLAKÇI: Tabii ki seversin! Benim de bu şiire karşı çıktığım yok zaten.
Otlar büyürken sessizce oturmakta yanlış olan birşey yok, çünkü otların
büyümesinde de değerli birşeyler var. Fakat dünya kötüye giderken
sessizce oturmak farklı birşey.

TAOCU: Ben hiçbir zaman dünya kötüye giderken sessizce oturmayı
savunmadım. Aslında benim şiirim hiçbir şeyi savunmuyor.

AHLAKÇI: Ama olayların gidişatı ne olursa olsun senin için bu durumun
iyi olduğunu söylüyorsun. Bu durum senin için yeterince iyi olabilir,
ama benim için değil! Sen dünyadaki tüm bu acılar ve adaletsizliklere
karşı birşey yapmadan oturmaktan memnun olabilirsin, ama ben dünyaya
dönüp sen hoşlansan da hoşlanmasan da dünya için birşeyler yapmak
niyetindeyim.

TAOCU: Hoşlansam da, hoşlanmasam da! Ben daha biraz önce şöyle söyledim:


Rüzgar nereden eserse essin,
Dünyanın gidişatı ne olursa olsun,
Benim için yeterince iyidir!


Yani eğer gidip dünyada bazı değişiklikler yapmak istiyorsan, böyle
yapman benim için yeterince iyi.

AHLAKÇI: Anlaşılan dünyayı değiştirmek için kendimi sorunların içine
atmam senin için yeterince iyi, ama eğer değişiklikler yapmak için
kendini sorunların içine atman gerekse, bu senin için yeterince iyi olmaz.

TAOCU: Neden iyi olmasın? Eğer dünyada değişiklikler yaparsam, benim
için bu da yeterince iyi olur.

AHLAKÇI: Fakat herşey senin için yeterince iyiyse neden değişiklik
yapmak isteyesin ki?

TAOCU: Neden olmasın?

AHLAKÇI: Amaan, hadi oradan be, salaklaşma! Birşey senin için ya
yeterince iyidir, ya da değildir! Her iki şekilde de davranamazsın. Eğer
senin için herşey yeterince iyiyse, o zaman değişiklikler yapmana gerek
yoktur; eğer değilse o zaman değişiklik yapman gerekir. Olayların senin
için gerçekten iyi olup olmadığını davranışlarına bakarak anlayabilirim.

TAOCU: Ben durumu böyle görmüyorum. Aslına bakarsan oldukça etken bir
yaşam sürüyorum; durmadan bir tasarıyla veya diğeriyle meşgulüm. Ama
yine de, ne olursa olsun, bunun benim için iyi olduğunu söylerim.
Tasarılarımdan birinin başarısız olduğunu düşünelim. O zaman başarılı
oluncaya dek denemeye devam ederim. Tasarılarımdan bazılarını yaşamım
boyunca gerçekleştiremiyebilirim... Ve bu da benim için yeterince iyi...

AHLAKÇI: Bir doktor olduğunu ve bir hastanın yaşamını kurtarmak için
çabaladığını düşün. Dürüstçe kendine şöyle söyleyebilir misin? "Hastanın
yaşamını kurtarmak için elimden geleni yapıyorum, ama ölürse bu benim
için tümüyle iyi."

TAOCU: Tabii ki hayır! Bu duygunun öyle bir anda ifade edilmesini
kesinlikle uygun bulmam.

AHLAKÇI: Hah, işte seni yakaladım! Tutarsız konuştun! Bir yandan senin
için herşeyin mükemmel olduğunu söylüyorsun, diğer yandan da meydana
gelen bazı şeylerin senin için yeterince iyi olmadığını kabul ediyorsun.
Demek ki kesinlikle tutarsız davranıyorsun.

TAOCU: Tanrı aşkına saçmalama! Sen, yüce mantıkçı benim tutarsızlığımı
yakaladın, öyle mi? Evrensel bir ifadeyi onaylıyorum ve aynı anda da bir
örneği reddediyorum! Vah, vah! Bu korkunç birşey, değil mi?

AHLAKÇI: Peki sana ne demeli?

TAOCU: Bana mı ne demeli? Söylemem gereken en önemli şey, senin birinci
sınıf bir uyarıcı olduğun. Şimdi dinle, eğer şiiri şu şekilde
değiştirsem, bu seni mutlu eder mi? "E" olayı olarak adlandırdığımız
hoşa gitmeyen bir olay olduğunu düşün:


Rüzgar nereden eserse essin,
Dünyanın gidişatı ne olursa olsun,
E olayı haricinde
Herşey benim için yeterince iyidir.


AHLAKÇI: Hayır, bence halen yanlış. O zaman hoşa gitmeyen bir olayla
karşılaştıkça şiiri değiştirmen gerekir.

TAOCU: Gerekmez! "E" sembolünü hoşa gitmeyen tüm olaylar için
kullanabilirim.

AHLAKÇI: Sanırım şaka yapıyorsun?!

TAOCU: Tabii ki şaka yapıyorum! Bu şakacılığım, açıkcası, senin
bilgiçlik taslamana karşı duyduğum sıkıntılı tepkiden başka bir şey değil.

AHLAKÇI: Basit bir tutarsızlığı işaret etmemi neden bilgiçlik olarak
kabul ediyorsun? Ne olursa olsun, herşeyin kendin için iyi olduğunu
iddia edip de, bunlardan bazılarının senin için iyi olmadığını
söyleyebildiğini gösterdim.

TAOCU: Ben asla olan herşeyin benim için iyi olduğunu iddia etmedim. Ben
asla, olan herşeyi tek tek ele alarak, olan bu şeylerin benim için iyi
olduğunu söylemedim. Ben "dünyanın gidişatı ne olursa olsun" bunun benim
için iyi olduğunu söyledim. Bunu söylerken dünyanın gidişatını bir bütün
olarak düşünüyordum. Dünyadan bir bütün olarak hoşlandığım gerçeği,
diğerlerinden yalıtılmış her bir parçadan hoşlanacağım anlamına gelmez.

AHLAKÇI: Hay Allah, belki de seni yanlış değerlendirdim. Belki de
Tanrı'nın iradesini kabul ettiğini söylemek istiyorsun. Belki de "Benim
değil, senin istediğin olsun" demeye çalışıyorsun.

TAOCU: Eğer bu dini terimlerle düşünmek seni mutlu edecekse, belki de
söylemek istediğim şey budur. Ben ise durumu bu sözlerle ifade etmezdim;
ama belki de söylediğin şeyler düşündüklerimden pek farklı değildir. İlk
önerin, yani Tanrı'nın iradesini kabul edişim, zihnimdekilere "Benim
değil senin istediğin olsun" önermesinden daha yakın.

AHLAKÇI: İkisi arasında ne fark var?

TAOCU: Benim için bu ikisi, en azından psikolojik olarak oldukça farklı.
Üniversite günlerimde, Chicago'da yaz tatilimde bir din seminerine
katılışımı anımsadım. Oturum başkanıyla bir çok sohbetimiz olmuştu. Bir
gün bana akşamki duaya katılıp katılamıyacağımı sordu. İçimden pek
gelmemesine karşın nezaket olarak kabul ettim. Duanın bir bölümünde
ellerimizi birleştirdik ve Tanrı'ya şöyle dua ettik: "Benim değil, senin
istediğin olsun." Bu gün bile, kendimi son derece ikiyüzlü hissettiğim o
anı hatırlıyorum; gerçekten de o an yalan söylüyordum. Tüm içtenliğimle
benim değil Tanrı'nın istediğinin olmasını isteyebilir miydim?

Örneğin, Tanrı'nın beni lanetlediğini ve sonsuza dek cezalandıracağını
farzet, Tanrı'nın bana bunu yapmasını gerçekten onaylayabilir miydim? Ya
da bu anlamda bir başka insana yapacağı şeyi? Hatta şeytana bile?
Bununla birlikte mevcut anlayışa göre, benim gibi zayıf, savunmasız bir
yaratığın kendi iradesiyle Tanrı'yı onaylamak durumunda olması oldukça
komik görünecektir. Ben hoşlansam da, hoşlanmasam da zaten Tanrı'nın
isteğinin olacağı açıktır.

Bu nedenle, ne olursa olsun "Benim değil senin istediğin olsun" önermesi
bana doğru gelmiyor. Senin ilk önermen, yani "Tanrı'nın iradesini kabul
etmek" ise farklı bir şey. Bir şeyi kabullenmek ile onu arzulamak aynı
değildir. Bu nedenle tam olarak demek istediğim şey anlamına gelmese de,
bana söylediğin ilk önermenin ikincisinden daha uygun olduğunu söyledim.

AHLAKÇI: Şaşırdım! Eğer şiirin bu anlama da gelmiyorsa, o zaman gerçek
anlamı ne?

TAOCU: Neden bir anlam bulmak için bu kadar çabalıyorsun? Olduğu gibi
kabul edip, yalnızca "bu iyi bir şiir" ya da "berbat bir şiir" demekle
yetinemez misin?

AHLAKÇI: Hayır, hayır. Mutlaka bir anlamı olmalı. Bana dünyadan
uzaklaşmayı savunmadığını söyledin, ama etken olarak birşeyler yapmayı
da savunmuyorsun. Sanırım sen yalnızca dünyayı olduğu gibi kabullenmeyi
savunuyorsun.

TAOCU: Hayır, ben hiçbir şeyi savunmuyorum.

AHLAKÇI: Düşüncelerinin kesinlikle belli bir şekilde tutumlarının ve
davranışlarının üzerinde bir takım etkileri olmalı.

TAOCU: Tutumlarımın üzerinde evet; davranışlarımın üzerinde hayır.

AHLAKÇI: Tutumların daima böyle midir?

TAOCU: Kesinlikle hayır.

AHLAKÇI: Böylesi bir halde olduğuna göre, geçmişe göre daha fazla ya da
daha az etken hale geldiğini söyler miydin?

TAOCU: İkisini de söylemezdim. Dışssal eylemlerim dikkat çekecek
herhangi bir değişiklik olmadan aynı şekilde devam ediyor.

AHLAKÇI: Ama şiirinde ahlaki bir mesaj olmalı. Neden "Ahlak Sistemim"
gibi süslü bir başlık seçtin? Son söylediklerine bakılırsa herhangi bir
sistemin yok gibi görünüyor.

TAOCU (Gülerek): Kendilerini aşırı derecede ciddiye alma eğiliminde olan
ahlakçılara şaka olsun diye böyle süslü bir başlık seçtim. "Ahlak
Sistemim" gibi bir başlıkla, okuyucuyu "iyi"nin mutlak doğasına ve
gerekli olan davranış biçimlerine ilişkin sıradan bir yorumla
karşılaşacağı düşüncesine yönlendirmek hoşuma gitti. Ve sonra tüm
bulduğu bu küçük şiir olur. Şaka bir yana, bu şiirin farklı bir düzeyde
oldukça ciddi bir mesaj taşıdığına inanıyorum.

TAOCU: Ama bu mesajın ne olduğunu bana söylemiyorsun?

TAOCU: Bunu anlatmaya çalışırken, tıpkı bir esprinin neden komik
olduğunu açıklamaya çalışmaya benzer bir zorluk yaşıyorum.

AHLAKÇI: Neyse, yani bu mesajın insanların eylemleriyle pek ilgili
olmadığını söylüyorsun.

TAOCU: Doğru.

AHLAKÇI: Bana zihninde ne tür bir tutum olduğuna dair küçücük bir imada
bile bulunamaz mısın? Mesajının ne tür tavırları doğurmasını umduğun
konusunda bir parçacık bile düşüncen yok mu?

TAOCU: Sanırım var. Galiba bu mesaj, insanların eylemlerini eskiye
oranla daha etkili ya da daha yönlendirilebilir hale getirme eğiliminde
değil, yalnızca eylemlerin daha az korku ve endişeyle yapılmasını
sağlama eğilimindedir.

AHLAKÇI: Hay Allah, o zaman önemli bir mesajın var. Sanırım hem kendine,
hem de başkalarına bu mesajı daha kesin ve net açıklamak zorundasın.

TAOCU: Bu mesajı en net şu şekilde açıklayabilirim:


Rüzgar nereden eserse essin,
Dünyanın gidişatı ne olursa olsun,
Hepsi de benim için bir!


sonsuz üzerinden sonsuz puan veririm

nurcihan -- 11.11.2008 - 21:54

FANİ: (Hayretle) Sen benim duyularım mısın?

TANRI: Tam olarak değil; bundan daha fazlasıyım. Ama böylesi,
gerçeğe, duyularla algılanabilir bir şey olduğumu söylemekten daha
yakın. Ben bir nesne değilim; tıpkı senin gibi bir 'özne'yim ve bir
özne algılayabilir ama algılanamaz. Kendi düşüncelerini ne kadar
görebilirsen, beni de o kadar görebilirsin. Bir elmayı görebilirsin, ama
senin elmayı görüşün görülemez. Ve işte ben de, bir elmadan çok, o
elmayı görmeye benzerim.

(İşte anlatmak istediğim şey buydu.)
......

TANRI: Seni özgür iraden arınmış halde yaratabileceğimin mümkün olduğu
düşüncesi...

Sanki gerçekte böyle bir olasılık varmış gibi davrandın ve neden bu
olasılığı seçmediğimi merak ettin. Ama asla, özgür iradesi olmayan bir
varlığın, çekimsel etkisi olmayan herhangi bir nesne kadar akla uygun
olmayan bir şey olduğunu düşünmedin. (Aklıma gelmişken, çekimsel etkisi
olan bir nesneyle, özgür iradesi olan bir varlık arasında farkettiğinden
daha büyük bir benzerlik var.) Dürüstçe, özgür iradesi olmayan bilinçli
bir varlık hayal edebiliyor musun? Hiç böyle bir şey olabilir mi?

Sanırım yaşamın boyunca seni böylesine yanlış yönlendiren şey, sana
özgür iradeyi insanlara bir tür hediye olarak verdiğimin söylenmesi.
Sanki ilk önce insanı yaratıp ardından da ona, sonradan aklıma gelip
özgür irade denen birşeyi bahşetmişim gibi. Belki de elimde bir tür
'boya fırçası' olduğunu ve bazı insanları özgür iradeye boyadığımı,
bazılarını da boyamadığımı düşünmüşsündür. Hayır, özgür irade 'fazladan'
verilen bir şey değil; o bilinçliliğin özünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Özgür iradeden yoksun bir bilinçli varlık inancı, yalnızca metafizik bir
saçmalıktır.

(ŞAÇMALIK)
.....

"Doğru ile eğri arasındaki çelişki zihnimizin büyük bir illeti" sözleri,
Cennet Bahçesi ve Adem'in bilgi meyvasını yediği için cennetten
kovulduğu hikayesinden çok farklı bir düşünceyi ortaya koymuyor mu? Bu
bilgi, ahlaki duygular değil, ahlaki ilkelerdi ve Ademler halen bunlara
sahip. Bu hikayenin gerçeği şu: Ben Adem'e asla bu ağacın meyvesını
yememesini emretmedim, yalnızca yememesini tavsiye ettim. Eğer beni
dinlemiş olsaydı başını bu kadar derde sokmayacaktı. Ama hayır, herşeyi
bildiğini sandı. Umarım insanlar bir gün, Adem'i ve onun soyunu yaptığı
şey nedeniyle cezalandırmadığımı anlarlar. İşin gerçeği, ne yazık ki,
meyvenın kendisi zehirliydi ve etkilerinin ortadan kalkması sayısız
kuşaklar gerektirecek.

(Ne diyebilirim ki...)
....


AHLAKÇI: Basit bir tutarsızlığı işaret etmemi neden bilgiçlik olarak
kabul ediyorsun? Ne olursa olsun, her şeyin kendin için iyi olduğunu
iddia edip de, bunlardan bazılarının senin için iyi olmadığını
söyleyebildiğini gösterdim.

TAOCU: Ben asla olan herşeyin benim için iyi olduğunu iddia etmedim. Ben
asla, olan herşeyi tek tek ele alarak, olan bu şeylerin benim için iyi
olduğunu söylemedim. Ben "dünyanın gidişatı ne olursa olsun" bunun benim
için iyi olduğunu söyledim. Bunu söylerken dünyanın gidişatını bir bütün
olarak düşünüyordum. Dünyadan bir bütün olarak hoşlandığım gerçeği,
diğerlerinden yalıtılmış her bir parçadan hoşlanacağım anlamına gelmez.

......

TAOCU: Bunu anlatmaya çalışırken, tıpkı bir esprinin neden komik
olduğunu açıklamaya çalışmaya benzer bir zorluk yaşıyorum.

Bu yazıyla aslında bulduğum cevapların birilerinin kaleminden döküldüğünü gördüm.
Evet epeyce uzun bir yazı;düşünmeye ve anlamaya en azından, anlamaya çalışmaya değer buluyorum.Alıntı yapabileceğim o kadar güzel diyologlar var ki yazıda...
Yorumu uzatmayı sevmem aslında yorum yapmayı da sevmem bu konularda :)
Ben susayım yazı konuşsun :)


Dürüstçe, özgür iradesi

xenix -- 14.11.2008 - 07:40

Dürüstçe, özgür iradesi olmayan bilinçli bir varlık hayal edebiliyor musun? Hiç böyle bir şey olabilir mi?

Hayır, özgür irade 'fazladan' verilen bir şey değil; o bilinçliliğin özünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Özgür iradeden yoksun bir bilinçli varlık inancı, yalnızca metafizik bir saçmalıktır.


Bu kısma katılmıyorum. Bilinç "özgür irade" nin göstergesi olmayabilir. Özgür iradeden yoksun bilinçli varlıklar olabilir gibi geliyor bana.

Umarım insanlar bir gün, Adem'i ve onun soyunu yaptığı şey nedeniyle cezalandırmadığımı anlarlar. İşin gerçeği, ne yazık ki, meyvenın kendisi zehirliydi ve etkilerinin ortadan kalkması sayısız kuşaklar gerektirecek.

Hepimiz biliyoruzki ortada elma falan yoktu. Adem ile Havva sevişmişti ve efsanenin bu şekilde elma olarak kalması ayrı konu yeni nesillerin bunun gerçekten elma sanması apayrı bi konudur.

xenix


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -