Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Bencil Gen

delete

Bencil Gen adlı tartışmalı kitabıyla şöhreti yakalayan Richard Dawkins, genetiğe ilişkin ateşli bir polemiğin merkezinde yer aldı. Moleküler biyologlar DNA moleküllerinin kopyalarını çoğaltırken DNA’nın önemini saptadılar. Bu moleküller, yaşamın yapı taşlarını, aminoasitleri üreten kodlanmış bilgilere sahiptir. Bunlar hücreleri ve organları şekillendiren proteinleri oluştururlar. Bu nedenle bazı moleküler biyologlar ve sosyobiyologlar, tüm doğal seleksiyonun sonuçta DNA düzeyinde iş gördüğünü iddia ettiler. Bu, bir dizi bilimcinin genlerin harikulade doğasını saplantı haline getirmesine o derece yol açmıştır ki, ağaçlardan ormanı görmekten aciz olanların sayısı hiç de çok az değildir. Bazıları genlere mistik nitelikler atfettiler, bunlardan da gerici düşünceler türetildi. Bir bireyin fiziksel, zihinsel ve ahlâki özelliklerinin genlerle sabit ve değiştirilemez özellikler olarak devredildiği düşüncesi şüphesiz genetik biliminin gerçeklerince desteklenmez. Yine de bu düşünce, literatürde tekrar tekrar ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl boyunca toplumsal politika üzerinde ciddi bir etkisi olmuştur.

Etkisini ebeveynden döllere aktaran gen, aynı özelliği etkileyen (örneğin, göz rengi için mavi/kahverengi aleller) bir dizi farklı gen (ki alel olarak adlandırılır) arasındaki bir farklılık olarak tanımlanabilir ancak. Farklılık, biyokimyasal, fizyolojik, yapısal ya da davranışsal deney/gözlemle saptanır (çevre gibi diğer varyasyon kaynakları ayıklandıktan sonra). Ne yazık ki, birçok bilimci ve bilimci olmayan insan yukarıdaki tanım için yanıltıcı bir kısa yol kullanmaktadır. Özellikle de, davranışı faklı olan bir tekil hayvana katkıda bulunan bir genin o hayvanın ayırt edici davranışını kodlayan gen olarak değerlendirilmesi. Bu tuzağa düşen tek bilimci Dawkins değildir. 1970’lerde birçok kişi fiziksel ve davranışsal özellikleri kodlayan bir nenden sediyordu. Üstelik bir gen aynı özellik için başkalarıyla da karşılaştırılmalıdır. O kendi adına tek başına duran bir varlık değildir. J. B. S. Haldane’nin doğru bir şekilde işaret ettiği gibi, genetik, farklılıkların bilimidir benzerliklerin değil. Çok basit olarak, siz de ben de bencil olabiliriz, ama aramızdaki farklılıklar olamaz. Kişisel özellikleri bir kıyaslama için kullanamazsınız.

Bencil Gen adlı kitabında Dawkins, birbirinin yerine kullanılabileceklerini –oysa öyle değildir– iddia ederek bir tanımdan diğerine ileri geri sıçrar durur. Sonuç, biyolojik determinizmi teşvik etmek olmuştur. Tüm bir Amerikalı ve diğer bilimciler kuşağı bu kafa karışıklığıyla yetişmiştir. Genetikteki bilimsel araştırmalar, Huntington koresi, Duchenne kas distrofisi gibi gen bozukluklarının tanımlanmış olduğu tıp alanında yeni olanakların önünü açmaktadır. Ne var ki, genlerin homoseksüellik ve suç işlemeye yatkınlık gibi her türlü şeyden bir şekilde sorumlu olduğuna dönük yaygın iddialar söz konusudur. Bu genetik determinizm tüm toplumsal sorunları genetik düzeyine indirger. Şubat 1995’te, Londra’da, Suç ve Anti-Sosyal Davranışın Genetiği adı altında bir konferans toplandı. On üç konuşmacıdan onu, 1992’de ırkçı bir üslupla toplanan benzer bir konferansın kamuoyunun baskısıyla yarıda kesildiği Birleşik Devletler’den geliyordu.

Londra Psikiyatri Enstitüsünün başkanı olan Sir Michael Rutter “suç geni diye bir şey olamaz” derken, diğer katılımcılar, meselâ Colorado Üniversitesi Davranışsal Genetik Enstitüsünden Dr. Gregory Carey, bir bütün olarak genetik faktörlerin şiddete dayalı suçların %40 ilâ 50’sinden sorumlu olduğunu savunmuştu. O, suç işlemeye yatkınlığı genetik mühendislik aracılığıyla “ele alma”nın hayata geçirilebilir bir şey olmayacağını söylese de, başkaları, aşırı saldırganlıktan sorumlu olan genler bulunduğu anda, onu denetim altına alacak ilaçlar geliştirmek için gayet güzel olanaklar olduğunu söylemişlerdi. Ne var ki o da, doğum öncesi testler bir çocuğun onu saldırganlığa ya da anti-sosyal davranışlara yatkın hale getirecek genlerle doğacağını gösterdiğinde kürtajın düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüştü. Görüşleri, ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü Nörogenetik Laboratuvarından Dr. David Goldman tarafından da desteklendi. “Aileler bilgilendirilmeli ve bu bilgiyi nasıl kullanacağına özel olarak karar vermelerine izin verilmelidir.” (The Independent, 14 Şubat 1995)

Hollanda’daki Nijmegen Üniversitesi Hastanesinden Profesör Hans Brunner’e göre, beyindeki mesajlarla ilgili bir enzimde belli bir bozukluğa yol açan X kromozomundaki özel bir genetik anormalliği kalıtımsal olarak taşıyan aile erkekleri, kundakçılık ve ırza geçme teşebbüsü de dahil “fevri saldırganlıklar” göstermişlerdir. Maryland’deki NIH Nörogenetik Laboratuvarından Dr. David Goldman ve Helsinki Üniversitesinden Profesör Matti Virkkunen, insanların beyin kimyasallarını işlemelerine benzer, saldırganlıkla bağlantılı genetik varyasyonlar keşfediyor olduklarını söylüyorlardı. “İlaç şirketleri buluşlarımızla ilgilenmeye başladılar bile” diyordu Virkkunen. (The Financial Times, 14 Şubat 1995) Steven Rose, konferansı “sıkıntı verici, rahatsız edici ve dengesiz” diye tanımlıyordu. Olay 15 bilimci tarafından bir mektupla kınandı. Durham Üniversitesi Adli Bilim Merkezi yöneticisi Dr. Zakari Erzinçlioğlu, konferansı “çok rahatsız edici, dar kafalı ve zararlı” diye niteliyordu. Ashley Montague, “suç işleten şeyin, «suç genleri» değil, birçok durumda «toplumsal suç koşulları» olduğuna” işaret ediyordu.

Richard Dawkins’in ilk olarak 1976’da yayınlanan Bencil Gen adlı kitabı bazı şaşırtıcı iddialar ortaya atar. “Bencil doğarız” der Dawkins. “Genler sağgörülü değildirler” ve “ileri dönük planlar yapmazlar” dese de, genleri bir bilinçle ve “bencil” bir kimlikle donatır. Genler, sanki bunun en iyi nasıl başarılabileceğini bilinçli olarak planlıyormuşçasına kendilerini kopyalamaya uğraşırlar: Muhakkak ki prensipte, ve aynı zamanda gerçekte, gen bireyin beden duvarından geçerek dışarıya uzanır ve kimisi cansız, kimisi canlı varlıklar, kimisi de çok uzak olan dış dünyadaki nesneleri manipüle eder. Düşgücümüzü biraz çalıştırarak genin ışıldayan bir fenotip enerjisi ağının merkezinde oturduğunu görebiliriz. Ve dünyadaki bir nesne, birçok organizmada oturan birçok genlerden gelerek bir noktaya doğru yaklaşan bir etkiler ağının merkezidir. Genin uzun kolu görünür hiçbir sınır tanımaz.[6]

Dawkins’e göre, bireysel organizmalar bir kuşaktan diğerine aktarılarak ayakta kalmazlar, ama genler kalırlar, bunu da doğal seleksiyonun hayatta kalan şeyler, yani genler üzerinde etkide bulunduğu fikri izler. Bu yüzden tüm seleksiyon eninde sonunda DNA düzeyinde iş görür. Aynı zamanda, her gen diğer genlerle, kendisini bir sonraki kuşakta yeniden üretmek amacıyla bir rekabet içerisindedir. “Her şeye rağmen genleri bu denli özel yapan şey nedir? Yanıt, kopyacı olmalarıdır.” Bu görüşe göre, yaşamı kopyalayan şey gendir; bu yüzden de organizma genler için sadece bir araçtır (“hayatta kalma makineleri: gen olarak bilinen bencil molekülleri korumak için körü körüne programlanmış robot araçlar” ... “bunlar devasa koloniler halinde toplaşırlar, kocaman hantal hantal yürüyen robotlar içerisinde emniyettedirler”). Butler’in, tavuk aslında sadece yumurtanın başka bir yumurta oluşturma biçimidir şeklindeki ünlü özdeyişinin yeni bir biçime sokulmasıdır bu. Dawkins’e göre bir hayvan, DNA’nın daha fazla DNA oluşturma biçiminden başka bir şey değildir. Dawkins genlere özünde teleolojik olan mistik nitelikler atfetmektedir.

“Sanırım” der Dawkins savunmasında, “hem Rose hem de Gould, tüm eylemlerimizin fiziksel, materyalist bir temeli olduğuna inanmakla birer deterministtirler. Ben de öyleyim ... insan determinizm sorununda hangi görüşü savunursa savunsun, «genetik» sözcüğünün devreye girmesi hiçbir şeyi değiştirmez.” Sonra da şunu ekler, “safkan bir deterministseniz, tüm eylemlerinizin geçmişteki fiziksel nedenlerce belirlendiğine inanırsınız... bu fiziksel nedenlerin bazılarının genetik olup olmaması nasıl bir farklılık teşkil edebilir ki? Neden genetik deterministler «çevreciler»den daha katı ya da daha affedici olarak düşünülsünler?”[7] Tabiattaki her şeyin bir nedeni ve bir sonucu vardır, sırası geldiğinde sonuç nedene dönüşür. Dawkins determinizmi kadercilikle karıştırır: “Organizma DNA’nın bir aletidir.” Genetik determinizm kesin bir anlamı vardır ve genlerin “fenotip”in kesin doğasını “belirlediği” söylenir. Genlerin organizmanın biçiminde güçlü bir etkiye sahip olduğuna hiç kuşku yoktur, ancak organizmanın karakter özellikleri çevre tarafından kesin bir biçimde etkilenir. Örneğin iki tek yumurta ikizi birbirinden tümüyle farklı iki çevre içine konulsa, iki farklı karakter oluşur. Rose’un açıkladığı gibi, “ne var ki gerçekte, seleksiyon birçok düzeyde etkide bulunmalıdır. NA’nın gen boyutlu tekil parçaları kendi adlarına seçilebilirler ya da seçilmeyebilirler, ama o DNA tüm genotipin arka planına göre ifade bulur; özgül gen demetleri ya da tüm genotipler bizzat başka bir seçilim düzeyini temsil etmek zorundadırlar. Dahası genotip bir fenotip içerisinde varolur ve bu fenotipin hayatta kalıp kalmayacağı onun diğerleriyle etkileşimine bağlıdır. Dolayısıyla o yalnızca, içine gömülü olduğu popülasyonun arka planına göre seçilecektir.”[8]

Dawkins Bencil Gen adlı kitabının daha sonraki baskılarında (1989) ve The Extended Phenotype (1982) adlı kitabında, ileri sürdüğü argümanları biraz değiştirerek belli ölçülerde geri adım atmak zorunda kaldı. Gösterişli üslubunun kendisini yanlış tanınmaya ve yanlış anlaşılmaya açık bir hale getirdiğini söyler: “Farazi genlerin kendi «strateji»lerini planlamaktaki bilişsel bilgeliğine ve öngörülülüğüne kapıları açmak ve bu noktaya sürüklenmek çok kolay.” Yine de kendisinin temel iddiasını savunmaya ve yaşamı “genişletilmiş fenotipleri aracılığıyla kendilerini koruyan genetik kopyacılar olarak” görmeye devam eder. Ve “doğal seleksiyon genlerin farklılaşarak hayatta kalışıdır.” Dawkins artık şunları savunuyor, “genler diğer genlerin ve çevrenin etkilerini değiştirebilirler. Hem iç hem de dış çevresel olaylar genlerin etkilerini değiştirebilir ve diğer çevresel olayların etkilerini de değiştirebilir.” Fakat bu itirafın yanı başında Dawkins’in temel tezi varlığını sürdürmeye devam eder. Meselâ der ki: Gebelikten korunmaya kimi zaman “doğal olmayan” bir şey olduğu gerekçesiyle saldırılır. Gerçekten de öyledir, son derece doğal olmayan bir şeydir. Mesele tıpkı refah devleti meselesine benzer. Birçoğumuzun refah devletinin son derece arzu edilir bir şey olduğunu düşündüğünü sanıyorum. Ama doğal olmayan bir doğum kontrolüne sahip olmadığınız sürece doğal olmayan bir refah devletiniz de olamaz, aksi takdirde sonuç, doğadakinden daha beter bir sefalet olur. Refah devleti belki de hayvanlar âleminin şimdiye dek gördüğü en fedakâr sistemdir. Ama her fedakâr sistem doğası gereği kararsızdır, çünkü sistemi sömürmeye hazır bencil bireyler tarafından suiistimal edilmeye açıktır. Bakabileceğinden daha fazla çocuğa sahip insanlar muhtemelen birçok durumda bilinçli bir kötü niyetli sömürüyle itham edilemeyecek kadar cahildirler.

Dawkins’e göre çocukların evlat edinilmesi “bencil genlerimiz”in içgüdülerine ve çıkarlarına aykırıdır: Ne kadar dokunaklı görünürse görünsün, çoğu durumda evlat edinmeyi yerleşik bir kuralın bozulması olarak değerlendiririz. Çünkü cömert dişi öksüze bakım gösterdiğinde kendi genlerine yararı dokunmuyor. Zamanını ve enerjisini boşa harcıyor; bunları kendi akrabalarının yaşamlarına, özellikle de gelecekteki kendi çocuklarına harcayabilirdi. Belki de bu, doğal seleksiyonun analık içgüdüsünü daha seçici hale getirmeye “uğraşmasına” değmeyecek kadar az görülen bir yanlıştır. Diyor ki, “eğer bir dişiye, bir kıtlığın beklendiğine dair güvenilir kanıtlar sunulursa, kendi doğum oranını düşürmek kendi bencil çıkarları lehine olur.” Dawkins aynı zamanda, doğal seleksiyonun, hile yapan, yalan söyleyen, aldatan ve sömüren çocukları tercih edeceğine inanır ve der ki, “yabanıl topluluklara baktığımızda aileler içerisinde bencillik ve hile görebileceğimizi söylüyorum. «Çocuk hile yapmalıdır» ifadesi, çocukları hile yapmaya yatkın kılan genlerin, gen havuzunda bir üstünlüğe sahip olduğu anlamına gelir.”[9] Dawkins bütün bunlardan organizmanın başka bir şeyin değil de DNA’nın bir kuklası olduğu sonucunu çıkarır. Bu yorumlar genler hakkında bize anlattığı şeyler açısından değilse de 20. yüzyılın son on yılında toplumun ne hale geldiğini açığa vurması bakımından ilginçtirler. Bazı toplumlarda, güçlü kaslar ya da hızlı koşma yeteneği insanlara genetik bir üstünlük sağlayabilir. Ama eğer yalan söyleme, hile yapma ve sömürme eğilimine de benzer bir üstünlük atfediliyorsa, bu, böylesi özelliklerin modern toplumda hayatta kalmak için son derece gerekli nitelikler olduğu anlamına gelmelidir ve işin aslında bu durum “piyasa değerleri” savunucularının bakış açısından kusursuz ölçüde doğrudur. Böylesi niteliklerin gerçekte genetik mekanizmayla kuşaktan kuşağa geçip geçemeyeceği son derece tartışılır olsa da, bu niteliklerin burjuva egoizminin en asli özelliklerini oluşturduğu kuşkusuz bir gerçektir. Yaşlı Hobbes’un koyduğu gibi, “herkesin herkese karşı savaşı”, kapitalist toplumun temel bakış açısıdır. Böylesi bir zihniyetin “insan doğasının” genetik olarak koşullanmış bir parçası olduğu doğru mudur? Kapitalizm ve onun değerlerinin, yaklaşık 5000 yıllık yazılı tarihin ve 100.000 yıllık insan gelişiminin olsa olsa son 200 yılında varolduğunu hatırlayalım.

İnsan toplumu, varoluşunun ezici bir çoğunluğu boyunca işbirliği ilkesine dayanmıştır. Aslında insan bu olmaksızın kendisini hiçbir zaman hayvanların düzeyinin üstüne çıkaramazdı. Rekabet insan ruhunun asli bir bileşeni olmak şöyle dursun, yepyeni bir olgu, meta üretimine dayanan bir toplumun yansıması olan, insan doğasını çarpıtan ve onu geçmişte tiksindirici ve doğal olmayan davranışlar olarak görülen davranış kalıplarına saptıran bir olgudur. Piyasanın bencil ahlâkını kavramak için sorunu “genlerimiz” gibi bazı gizemli olguların üstüne yıkmak çok kolaydır. Üstelik mesele bir zooloji meselesi değil toplumsal sınıflar meselesidir. Tek tek kapitalistler birbirleriyle rekabet ederler ve kendi rakiplerini mahvetmek için her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmezler; yalan söylemek, dolandırmak, sınai casusluk, içeriye adam sokmak, yağmalamak, tüm bunlar normal ticari uygulamalar sayılırlar. İşçi sınıfı açısından ise durum bambaşkadır. Sorun bireysel ahlâk sorunu değil, özellikle toplumsal olarak hayatta kalış sorunudur (“en uygun olanın hayatta kalması”nın sosyolojik eşdeğeri). İşçi sınıfının patronlara karşı sahip olduğu yegâne güç, birlikten, yani tam da işbirliğinden doğan güçtür. Sendikal düzeyden başlayarak bir örgütlülük olmadığı sürece, işçi sınıfı yalnızca bir sömürü hammaddesidir. İşçilerin kendi çıkarlarını savunmakta birleşme ihtiyacı tekrar tekrar öğrenilmesi gereken bir derstir. Bencillik ve (kelimenin burjuva anlamında) “bireycilik”, işçi sınıfı açısından tam olarak kendi kendini yıkıma uğratmak demektir. Her grev kırıcı, milyonerlerin basını tarafından “bireysel özgürlüğün” büyük bir savunucusu olarak sunulur, çünkü işçi sınıfını atomize etmek, onu kendisini oluşturan parçalara, düpedüz sermayenin insafına kalmış bir duruma indirgemek patronların çıkarınadır. Burada da diyalektiğin yasaları çok iyi işler: bütün, parçaların toplamından daha büyüktür. Bencilliği ideal durum ya da en azından “insan doğası” olarak sunanlar, ücretli emek ile sermaye arasındaki mücadelede, ister bilinçli ister değil, kesin bir tutum takınmıştırlar ve eğer Thatcher’ın değirmenine su taşımakla eleştiriliyorlarsa bundan şikayet edemezler.

Dawkins evrimi organizmaların mücadelesinin sonucu olarak değil, kendisini kopyalamaya çabalayan genler arası bir mücadele olarak görür. Genlerin içinde ikamet ettikleri bedenler ikincil önemdedir. Dawkins bireylerin seleksiyon birimi olduğu şeklindeki Darvinci ilkeyi ıskartaya çıkarır. Bu kökten yanlış bir düşüncedir. Doğal seleksiyon organizmalarla, bedenlerle ilgilidir. Bazı bedenleri tercih eder çünkü onlar çevrelerine daha iyi uyum sağlarlar. Gen, bedenin birçok parçasının gelişimine katkıda bulunan, hücre çekirdeğine hapsolmuş DNA’nın bir parçasıdır. Bu da sırası geldiğinde bir dizi iç ve dış çevresel koşullardan etkilenir. Seleksiyon doğrudan doğruya parçalar üzerinde iş görmez. Doğal seleksiyon beden üzerinde iş görür, çünkü bir şekilde “daha uygun olan”, yani daha güçlü, daha azgın, daha hararetli vs. olan odur. Eğer güç ya da böylesi diğer belirli niteliklerin özel genleri olsaydı, Dawkins haklı olabilirdi. Ama durum öyle değildir. Anatominin herhangi bir parçası için tek bir gen yoktur. Örneğin kulağın oluşumu için gerekli bilgiler ayrı ayrı birçok gen içinde muhafaza olmakta ve bu genlerin yarısı anadan diğer yarısı da babadan gelmektedir.

Stephen Jay Gould’un açıkladığı gibi: “(doğal seleksiyon) tüm organizmayı kabul ya da reddeder, çünkü karmaşık yollardan etkileşen parça takımları çeşitli avantajlar sağlarlar... Organizmalar genlerin karışımından daha fazlasıdırlar. Kendilerince bir tarihleri vardır; parçaları karmaşık biçimler altında etkileşirler. Organizmalar uyum içinde çalışan, çevre tarafından etkilenen, seleksiyonun gördüğü ve göremediği parçalara tercüme edilen genler tarafından inşa eidlirler. Suyun özelliklerini belirleyen moleküller benzetmesi, zayıf da olsa gen ve beden ilişkisine uyar.”[10] Steven Rose da Dawkins’i eleştirirken bu analizi sahiplenir: “Ne var ki gerçekte, seleksiyon birçok düzeyde etkide bulunmalıdır. DNA’nın gen boyutlu tekil parçaları kendi adlarına seçilebilirler ya da seçilmeyebilirler, ama o DNA tüm genotipin arka planına göre ifade bulur; özgül gen demetleri ya da tüm genotipler bizzat başka bir seçilim düzeyini temsil etmek zorundadırlar. Dahası genotip bir fenotip içerisinde varolur ve bu fenotipin hayatta kalıp kalmayacağı onun diğerleriyle etkileşimine bağlıdır. Dolayısıyla o yalnızca, içine gömülü olduğu popülasyonun arka planına göre seçilecektir.”[11]

Dawkins’in yöntemi, onu idealizmin bataklığına sürükler. Dawkins insan kültürünün, görünüşte tıpkı genler gibi kendini kopyalayan ve hayatta kalmak için rekabet eden, mem olarak adlandırdığı birimlere indirgenebileceğini iddia etmeye çalışır. Bu açıkça yanlıştır. İnsan kültürü kuşaktan kuşağa, memler sayesinde değil, en geniş anlamıyla eğitim sayesinde aktarılır. Bu kültür biyolojik olarak aktarılmaz, tersine her kuşak tarafından zahmetli bir biçimde yeniden öğrenilmesi ve geliştirilmesi gerekir. Kültürel çeşitlilik genlerle değil toplumsal tarihle sıkı sıkıya ilişkilidir. Dawkins’in yaklaşımı özünde indirgemecidir.

Toplumlar organizmalara ayrışırlar, organizmalar hücrelere, hücreler moleküllere ve moleküller de atomlara. Dawkins’e göre insan doğası ve motivasyonu insan DNA’sının çözümlenmesiyle anlaşılacaktır. Aynı fikir “atomlardan başka ne var?” diyen James Watson (Crick ve Franklin’le birlikte ikili sarmalın kâşifi) tarafından da savunulur. Onlar hiçbir zaman çoklu analiz düzeylerinin ya da karmaşık tespit tarzlarının varlığını kabul etmezler. Hücrelerle bir bütün olarak organizma arasındaki esas ilişkiyi ihmâl ederler. Kapitalizmin doğuşundaki bilimsel devrimle ortaya çıkan bu ampirik yöntem o gün ilericiydi, ama artık bilimin ilerleyişi ve doğanın anlaşılması karşısında bir engel haline gelmiştir.


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -