Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Genler ve Çevre

delete

Geçtiğimiz 25 yıl boyunca, indirgemeciliğin ve biyolojik determinizmin ikiz ideolojileri biyolojinin tüm dallarına egemen olmuştur. İndirgemecilik yöntemi karmaşık bütünlerin –örneğin proteinlerin– özelliklerini, atomların ve hatta atomları oluşturan elementer parçacıkların özellikleriyle açıklamaya çalışır. Ne kadar derinlere gidilirse, kavrayışın o kadar daha iyi olacağı iddia edilir. Dahası, bütünü oluşturan birimlerin bütünden önce varolduğu, bir nedensellik zincirinin parçadan bütüne doğru işlediği, yumurtanın her zaman tavuktan önce geldiği ileri sürülür. Biyolojik determinizm, indirgemeciliğe sıkı sıkıya bağlıdır. Meselâ insanların davranışının bireylerin sahip oldukları genler tarafından belirlendiğini iddia eder ve böylece tüm insan toplumunun, o toplumdaki tüm bireylerin davranışlarının toplamının egemenliği altında olduğu sonucuna varır. Bu genetik kontrol, “insan doğası” terimiyle dile getirilen eski fikirlere denk düşer. Yine bilimciler kastettikleri şeyin bu olmadığını iddia edebilirler, fakat kullandıkları ifadeler determinizme ve “değiştirilemez sabit varlıklar” olarak genlere ait düşüncelerle dolup taşar ve bu düşünceler sağcı politikacılar tarafından sevinçle oraya buraya çekiştirilir. Onlara göre toplumsal eşitsizlikler birer talihsizliktir, ama bunlar kalıtsaldır ve değiştirilemezler; bu nedenle de toplumsal araçlarla bunların çaresini bulmak imkânsızdır, çünkü böyle davranmak “doğaya karşı çıkmak” olur. Bu düşünce Amerikan üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan Bencil Gen* adlı kitabında Richard Dawkins tarafından dile getirilmiştir.

Evrim mekanizması genler ile çevre arasındaki diyalektik karşılıklı ilişki tarafından koşullandırılır. Darwin’den önce Lamarck farklı bir evrim teorisini öne sürmüştü; ona göre, bireyler kendilerini doğrudan çevrelerine uyarlıyorlar ve bu modifikasyonlar kuşaktan kuşağa geçiyordu. Çevrenin kalıtımsal malzemeyi doğrudan değiştirdiği düşüncesi Lisenkoculuk** kılığında Stalinist Rusya’da yeniden ortaya çıktıysa da, bu mekanik yorum tamamen gözden düşmüştür. İnsan evrimi hem bir “doğaya” hem de bir “tarihe” sahiptir. Genetik hammadde, toplumsal, ekonomik ve kültürel çevreyle dinamik bir ilişki içine girer. Biyolojik ve “kültürel” öğeler arasında sürekli bir ilişki olduğundan, bu iki şeyden herhangi birisini yalıtık bir şekilde ele alarak evrim sürecini anlamak imkânsızdır. Kazanılan (çevreden türeyen) özelliklerin biyolojik olarak iletilmediği kesin olarak kanıtlanmıştır.

Kültür bir kuşaktan diğerine geçer, ancak istisnai bir biçimde, yani öğretim ve örnek alma yoluyla. Her ne kadar bunun kimi öğeleri daha yüksek insansı maymunlarda gözlemlenebilir olsa da, insan toplumunu hayvanlar âleminin geri kalanından ayıran belirleyici özelliklerden biri budur. İnsan gelişiminde genlerin hayati rolünü inkâr etmek imkânsızdır, dahası genlerin bu rolü materyalizmle en küçük bir çelişki içinde de değildir. Peki bundan “her şeyin genlerde yattığı” mı çıkar? Ünlü genetikçi Theodore Dobzhansky’nin sözlerine kulak verelim: En çağdaş evrimciler, canlı bir türün çevresine uyarlanmasının, biyolojik evrimi itekleyen ve yöneten baş etken olduğu kanısındalar. Ve yine: Ne var ki kültür, onun başlamasına ve lerlemesine yol açmış olan biyolojik süreçlerden muazzam ölçüde daha verimli olan bir uyarlanma aracıdır. Diğerlerinden daha verimlidir çünkü daha hızlıdır. Değişen genler yalnızca ilk olarak ortaya çıktıkları bireylerin çocuklarına iletilirler; eski genlerin yerini almak için, yeni genleri taşıyanların yavaş yavaş çoğalmaları ve öncekilerin ayağını kaydırıp onların yerine geçmeleri gerekir. Değişen kültür ise, biyolojik soya bakmaksızın herkese iletilebilir, ya da diğer halklar tarafından hazır bir şey olarak alınabilir.[1]

Biyologlar organizmayı iki kısma ayırıyorlar, genotip olarak bilinen genetik yapı ve fenotip olarak bilinen dış görünüşe ait özellikler. Bu ikisi arasındaki ilişkiyi basit bir neden-sonuç ilişkisi olarak değerlendirmek yaygın bir hatadır. Bu görüşe göre genotip fenotipten önce gelir ve bu nedenle de denklemdeki belirleyici öğedir. Değiştiremediğimiz verili bir genler takımıyla birlikte doğarız ve bu bizim kaderimizi belirler, tıpkı astrolojide gezegenlerin konumu gibi. Bu tarz bir genetik mekanik determinizm, Lisenko’nun şarlatan teorilerinin aynadaki görüntüsüdür. Tersyüz edilmiş Lamarkçılıktır. Gerçekte genotip ya da her hücrenin çekirdeğinde bulunan genler, seyrik mutasyonlarla beraber az çok değişmezdirler. Fenotip ya da bireyin morfolojik, fizyolojik ve davranışsal özellikleri toplamı ise değişmez değildir. Tersine, genotip ile çevre arasındaki ve fenotip ile çevre arasındaki etkileşim tarafından organizmanın tüm yaşamı boyunca sürekli olarak değişir. Diğer bir deyişle, organizma ile çevre arasındaki diyalektik karşılıklı etkileşimin ürünüdür. Eğer Albert Einstein New York’un yoksul bir mahallesinde ya da yoksul bir Hint köyünde doğmuş olsaydı, onun genetik potansiyelinin pek de bir kıymeti harbiyesinin olmayacağını görmek için çok da zeki olmak gerekmezdi.

Genetik incelemeler idealizme kesin bir yanıt sunmaktadır. Hiçbir organizma bir genotip olmaksızın varolamaz. Ve hiçbir genotip uzaysal-zamansal bir süreklilik –çevre– dışında varolamaz. Genler, insanın gelişim sürecini ortaya çıkarmak üzere çevreyle etkileşirler. Aslında, eğer kalıtım kusursuz olsaydı, evrim diye bir şey olmayabilirdi, çünkü kalıtım tutucu bir güçtür. Özünde bir kendini kopyalama mekanizmasıdır. Fakat genlerde içsel bir çelişki söz konusudur, bu vasıtayla ara sıra kusurlu bir kopya üretilir: mutasyon. Böylesi kazalar sonsuz sayıdadır, çoğu da yalnızca yararsız olmakla kalmaz, organizmaya mutlak surette zarar verir. Tek bir mutasyon bir türü bir başka türe dönüştüremez. Gende içerilen bilgi orada görkemli bir yalıtılmışlık içinde durmaz. Fiziksel dünyayla temas içine girer, orada sınanır, işlenir, ifade edilir ve değişikliğe uğratılır. Eğer özel bir varyant verili çevrede bulunanlardan daha iyi bir protein sağlarsa, başarılı olur ve gelişip büyür, diğerleri ise bertaraf edilirler. Belli bir noktada, küçük değişimler nitel bir aşamaya ulaşır ve yeni bir tür oluşur. Doğal seleksiyonun anlamı budur.

Yaklaşık dört milyon yıldan bu yana her canlı varlığın –bitkilerin ve insanlar da dahil hayvanların– genleri bu şekilde oluşmuştur. Tek yönlü bir süreç değildir bu. Genetik deterministlerin genlerin üstün olduğuna dair düşünceleri, DNA kodunun kâşiflerinden biri olan Francis Crick tarafından, moleküler biyolojinin “temel dogması” olarak tanımlanmıştı. Bu dogma, Günahsız Gebelik dogmasından daha geçerli değildir. Organizma ile çevre arasındaki diyalektik ilişkide, fenotipe ilişkin bilgi dönüp genotipe akar. Genler kimin hayatta kalacağını kimin yok olacağını belirleyen çevre tarafından “seçilirler”. Genetik kod insan “çerçevesinin” oluşturulmasında hayati bir rol oynarken, çevre, bunu dolduracak ve davranış ve kişiliği geliştirecek şekilde iş görür. Bunlar yalıtık etkenler değildirler, tersine bireyi ve bireyin kendine has özelliklerini üretmek üzere diyalektik bir biçimde birbirleriyle kaynaşırlar. Ne var ki bir kişinin kalıtımsal yapısını değiştirmek mümkün olmasa da, çevreyi değiştirmek tümüyle mümkündür. Bir bireyin potansiyelini geliştirmenin yolu, onun çevresini geliştirmektir. Bu düşünce uzun yıllardır ateşli bir tartışmayı teşvik etmiştir: Geliştirilmiş bir çevre sayesinde genetik “eksikliklerin” üstesinden gelmek ve bunları değiştirmek mümkün müdür? Önde gelen ilk enetikçilerden Francis Galton, dehanın kalıtsal olduğunu kanıtlamaya çalışmış ve entelektüel birikimi muhafaza edecek bir seçmeli üreme politikasından yana olmuştu. Orta ve üst ınıflara ait beyazların, diğer ırklardan ve sınıflardan olan insanlar karşısında genetik olarak üstün oldukları düşüncesi Viktorya toplumunun içine işlemişti. Bu düşünce, biyolojik uygunsuzlukların yayılmasını önlemek için zorla kısırlaştırma taraftarı olan bir öjenik* hareketin ideolojisi haline geldi. IQ (intelligence quota)** testi kullanılarak elde edilen çürük bilimsel veriler, biyolojik determinizmi ve doğuştan gelen aşağı genleri yansıttıkları için değiştirilmesi mümkün olmayan ırk, cinsiyet ya da sınıfa dayalı toplumsal eşitsizlikleri desteklemek için kullanılmıştı.


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -